|
Jiyan-Board
|
|||||||
| Cezalilar | Tüm Albümler | Roj Tv Zindi | Üye Listesi | Ajanda | Arama | Bugünki Mesajlar | Forumları Okundu Kabul Et |
|
||
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 (permalink) |
|
Üye
|
BİR GÜN VE BİR GECE
Azat Eruh [Linkleri görebilmeniz için kayitli üye olmaniz gerekmektedir. Üye olmak için lütfen tiklayiniz.] [/b][/i] Bin dokuz yüz doksan sekizin yaz ayında, Hakkari Başkale sınır hattındaki Berwarsevdin mıntıkasındaydık. Bir bölüklük güç ile burada üsleniyorduk. Yaz mevsiminde olmamıza rağmen, geceleri soğuktan dişlerimiz birbirini dövüyor ve uyuyamıyorduk. Gündüz ise kavurucu sıcaktan dolayı uyuyamıyorduk. Yaylalık arazi olduğundan, bulunduğumuz yerde, yaz mevsiminin bu pişirici sıcağında serin gölgesine sığınabileceğimiz bir ağaç bile yoktu. Sanki bütün topraklar güneşin yakıcı sıcağı altında pişmiş ve yeşillik adına bir fidan bile vermemiş gibiydi. Bulunduğumuz noktanın yakınlarında üç küçük göl olduğundan, noktamızın adı da “GOLAN” konmuş. Serinlemek için bazen göllerde buluyorduk kendimizi. Böyle bir yerde dört mevsimi birden yaşadığımıza tanık oluyoruz; yükseklerde halen üst üste yığılı, ve şeffaf beyazlığını koruyan karlar var. Daha aşağılarında hem baharı, hem de yazı yaşamak mümkün. Berwarsevdin mıntıkası, bölgenin en stratejik ve en yüksek olduğu bir arazi parçasıdır. Türkçe adı “Gök Dağ” (Bandırbeg) olan bu alan, uzunca bir silsileden oluşuyordu. Tüm bölgede, Çiyaye Reşke dışında ondan yüksek yer yoktur. Başkale mıntıkasında bir eylem yaptığımızda, düşman herhangi bir operasyon yapmaya çalışırsa, hemen Hakkari alanına geçiyorduk. Operasyon Hakkari’den geliyorsa: bu kez Başkale alanına geçiyoruz. Bu alanın tam sınır oluşturması, bize büyük avantaj sağlıyor. Kaldığımız bölge, düşmanın yakmış olduğu, boşalttığı onlarca köy ile doluydu. Yine köylülerin yazın hayvanlarıyla birlikte çıktıkları yaylalık yerler viraneye dönmüş, tek bir insan izi dahi yoktu. Buralara insanların girmesi yasaklanmış durumdaydı. Çok az sayıda köy, düşman baskılarına dayanamayıp koruculaşmıştı. Ama onlarda her türlü tehlikeyi göze alıyor -ölüm, kaybedilme dahil- yasakları dinlemiyor, bizimle ilişkilerini sürdürüyorlardı. Bütün lojistik ihtiyaçlarımızı da bu köylerden karşılıyorduk. Düşman halk ile aramızdaki fiziki ilişkiyi sınırlasa da, halkımız ile aramızdaki güçlü manevi bağları koparamıyordu. Bir defasında evlerindeki teyp kasetine gerilla şarkıları okuyup göndermişlerdi ve bu bize müthiş moral vermişti. Hele bize tatlı mırtoxa pişirip gönderdikleri zaman bizi bu derece düşünmelerinden o kadar etkilenmiştik ki, sevincimize diyecek yoktu. Bölüğümüz, bu alanda kış üslenmelerini hazırlamak ve bölgeler arası gidiş-gelişlerde gerilla gruplarımıza kuryelik yapmak üzere görevlendirilmişti. Erzak taşımak için bölgenin tüm katırları -ki sayıları yirmiyi buluyordu- yanımıza getirilmişlerdi. Yine ayaklı erzaklar diye adlandırdığımız yaklaşık iki yüz koyunumuz da yanı başımızdaydı. Kuryeler, lojistik mangası derken alanda olması gerekenden çok fazla bir güç toplanmıştı. Hayvanlarımızda bir gerilla birliği için, tam bir ağırlık teşkil ediyordu. Bölük komutanımız beni ve Şehit Rüstem Zeydan yoldaşı yanına çağırıp, köye göreve gideceğimizi ve yanımıza iki arkadaşı daha alarak orada hazır bulunan erzakı katırlarla alıp dönmemiz gerektiğini söyledi. Talimatı üzerine gidiş hazırlıklarımızı yaptık. Akşam üzeri güneş, turuncu renklerini verirken yola çıkmıştık. Öğlenki sıcak, boğucu hava, yerini serin bir havaya bırakmıştı. Bu havada yürümek kadar güzel bir şey yoktur gerillada. Düşman bu arada bölgeye bir operasyon yapmak için hazırlıklarını tamamlamış, hatta bizim gitmekte olduğumuz köyün yakınlarına bile askeri güç yığmıştı. Sanıyorum amaçları o gece gizlice bölgeye yönelmekti. Köye vardığımızda biraz da dikkatsizlik sonucu onları fark etmemiştik ve onlar da her halde aynı gerekçeyle köye girişimizi fark etmemiştiler. Erzakımızı alacağımız evin ışıkları yanıktı. Kimsenin bizi görmemesi gerekiyordu. Onun için iki kişi önceden gitmiştik. Baykuş ötüşü gibi bir ses çıkardım. Biraz bekledik ama kimse çıkmadı. Her halde gerçek bir baykuş gibi ses çıkarmış olacağım ki, dışarıdan gelen doğal bir ses sandılar. İkincisinde biraz daha kötü olan sesimi duyan korucu köyünün gece nöbetçileri işaretimizi almış ve yine her zamanki randevu yerine gelmişlerdi. Bu daha önce anlaştığımız buluşma işaretimizdi. Yurtsever korucular bizi görür görmez büyük bir şaşkınlık içinde “Buraya nasıl geldiniz?. Köy kuşatılmış. Gidin, kendinizi kurtarın” diye dayatmaya başladılar. Grup komutanımız, “Bu köylülerin korktukları aslında askerin araziye çıkmış olması değil, başka şeydir. Eğer düşman arazide olsaydı yolda karşılaşırdık” dedi. Söyledikleri mantıklıydı. Ve katılmamak elde değildi. Bunları köylülerden gizli söylemişti. Sonra köylülere dönüp “ Olmaz, görevimizi tamamlamadan dönemeyiz” dedi. Ve onları zorla da olsa ikna ettik. İkisi de bayağı korkmuştu. Gelirken bir pusuya takılmamamız rahat hareket etmemize neden olmuştu. Kısa bir süre sonra evdeki erzakımızı katırlara yükleyip, yeniden noktaya dönmeye hazır hale gelmiştik. İki yurtsever korucuyla vedalaşıp ayrıldık. Çok dikkatli olmamızı söylediler. Katırlarımız önümüzde öyle yürüyorduk. Köy çıkışı da en az giriş kadar sakin ve sessizdi. Katırların ağır yükleri altında çıkardığı tek düze nal seslerinden başka bir şey duymuyorduk. Üç saat kadar sonra, noktaya vardık. Hava loş bir ışığa kesilmiş, günün ağarma sancıları içindeydi. Etrafa yansıyan buğulu ışık, yoğunluğumuzu hatırlatıyor ve bir an önce yatıp dinlenmemiz gerektiğini vurgulamak istiyor gibiydi. Yükleri katırlardan indirip, köylülerin bize söylediği operasyon söylentisini bölük komutanına aktardık. Yönetimde yapılan tartışma sonucu; bu gece operasyon ihtimalinin zayıf olduğu, olsa bile yarın akşam için bir tepeci grubu ve birde keşifçi grubunun çıkarılması kararlaştırıldı. Bunun dışında bütün güç aynı yerde kalacaktı. Zozanlarda sabahları uyanır uyanmaz, geceleri soğuk geçtiğinden herkes ısınmak için, çıplak arazide yakacak guni toplar. Kesintisiz her sabah olur ve bu artık bir alışkanlık halini almıştır. Bir çok arkadaş bu iş için araziye dağılmışlardı. Bazıları da süt içmek için koyunları sağmaya gitmişlerdi. Böylesi bir anda noktamızın üç yüz metre yukarısında yüzlerce askerin bize baktığını gördük. Daha bizi yeni görmüş ve şaşırmışlardı. MG-3 ve diğer ağır silahlarını doğrulttuklarında bile hala şaşkındılar. Hemen ateş etmediler. Herhalde etrafımızı kuşatıp, ondan sonra ateş etmek istiyorlardı. Biz de ise büyük bir kargaşa başlamıştı. Derhal tepecilerle bağlantı kurmak istedik ama tepeciler cevap vermiyorlardı. “Ne oldu acaba? Uykuda mı yakalandılar?” diye kaygılanmaya başlamıştık. Araziye dağılan arkadaşlar hemen toplanıp kayalığa sığındık, çatışma için böyle yerler elverişlidir. Kendimizi uzun süre burada koruyabilirdik. Nihayet tepeciler çağrılarımıza cevap verdiler ve talimat üzerine hemen yanımıza ulaştılar. Gerillada bazen üç-dört dakika mevzilenme kurtulmak için yeterli oluyordu. Ve düşman farkında olmadan bu zamanı bize fazlasıyla veriyordu. Oysa ilk gördüklerinde ateş etselerdi birçoğumuz vurulacaktık. Kayalıklarda üç manga halinde mevzilenmiştik. Benim mangamdaki ve Delil arkadaşın mangasındaki tecrübeli arkadaşlar tepeye gönderilen arkadaşlar arasındaydılar. Bana onun mangasındaki yeni savaşçı yoldaşları vermişlerdi. Birkaç tane de savaşta acemi olan arkadaş vardı. Üç manga üçgen biçiminde, birbirimizi savunacak şekilde mevzilendik. Artık çatışmaya hazırdık. Etrafımızdaki tepelere, helikopterlerle indirme yaparak bizi kuşattılar. Ama hala ateş etmiyorlardı. Tam karşımızdaki sırta havan topunu yerleştirdiler. Noktada bırakmak zorunda kaldığımız koyun ve katırlarımız ele geçmişti. Sonunda bir operasyonun en acımasız ve vahşi elemanı olan kobra helikopterlerinin sesi duyuldu. Asker göğüs göğüse bizimle çarpışmaya cesaret edemiyordu. “Tüfek bulundu, mertlik bozuldu” misali, kobra helikopterleri düşmana haksız bir güç katıyordu. Pat, pat, pat sesleri duyuldukça her arkadaş hava saldırısından korunmak için yerini ayarlıyordu. Büyük bir avantajımız vardı ki askerler bize çok yakındılar. Bu nedenle kobralar çok etkili vuramıyorlardı. Helikopterlerin attığı roketler, şimşek çakmasını andırıyor, atılan kurşun ve roketler tozu dumana katıyordu. Çok yakınımıza kadar sokulan helikopterleri “vuralım” diyoruz “Gerek yok, nasıl olsa zırhlı, attığımız mermiler etkilemez” ”deniliyor. Tam o sırada indirme yapan bir Skorski helikopterine gözlerimiz takıldı. Hemen bir B-7 roketi attık ve helikopteri yoğun bir ateş altına aldık. Helikopter neye uğradığını anlamadan askerlerin yarısını indirip, yarısını indiremeden apar-topar kaçtı. Kobralar ara verdiğinde, havan ve Katyuşa atışları. Askerlerde bu atışlar altında saldırıya geçiyordu. Ama savunma mevzilerimiz kayalıkların arasında, güçlü olduğunda ve de saldıran askerler düzlük bir yerde ilerlemek zorunda olduğu için etkili olamıyorlardı. Askerler geri dönmek zorunda bırakılınca, yeniden kobralar devreye giriyordu. Tekrar gizleniyor, arada çıkıp, sızma yapmak isteyen askerleri vurup püskürtüyorduk. Düşman diğer mevzilerimizi düşürmek için nedense hep benim mangamın olduğu mevziiye yükleniyordu. Bizi kırıp, diğerlerine ulaşmayı hedefliyordu. Ancak her saldırı denemelerinde vurup gerilettik. Bu saldırı esnasında Ali ihsan arkadaş bacağından, Ferhat arkadaşta kolundan kurşun almıştı. Serhıldan arkadaşta –ki bu yeni bir savaşçıydı-kolundan hafif bir sıyrık almıştı. Diğer mangadaki serhıldan arkadaşında eline kobranın attığı roket parçası isabet etmiş, oda yaralanmıştı. Ben ve Serdar arkadaş dışında çatışmaya devam eden yoktu. Biraz sonra yüzüne sıçrayan taş parçacıklarıyla Seyitxan arkadaşta –ki buda yeni savaşçıydı- hafif yaralanmıştı. Mermiler taşlara çarptığında taştan ufak parçalar koparıyor, bu da hafifte olsa yaralanmalara neden oluyordu. Aslında hiç birisinin yarası savaşmalarına engel değildi. Ama yeni ve savaşta acemi olduklarından, çok çabuk yaralı psikolojisine giriyorlardı. Onları hava saldırısından korumak için korunaklı bir yere götürdük. Sonra mevziinin bir ucuna Serdar arkadaş, diğer ucuna ben yerleşip çatışmaya devam ettik. Yaz mevsiminde nedense gündüz bitmek bilmiyor. Belki de, gece gerilla savaşı için elverişli olduğundan böyle düşünüyordum. Çünkü karanlığın çökmesiyle beraber düşman savunma pozisyonuna geçer. Saldırı inisiyatifi gerillanın elindedir artık. Öğlene kadar çatışmamız böyle devam etti. Diğer iki mevziiye bağırarak diyalog kurabiliyorduk. Serhıldan arkadaş diğer mevzilerden takviye istersek daha iyi çatışacağımızı söyledi. Çünkü ben ve Serdar arkadaş zorlanıyorduk. Yine de kabul etmedim. Bu ateş yağmuru altında hiç kimsenin kendi mevzisinden çıkıp, vurulmadan yanımıza kadar ulaşamayacağını biliyordum. Mevzilerimizde kurtuluncaya yada ölünceye kadar çarpışacağımızı söyledim. Bir şey demedi Gündüz çarpışma anlarında zaman bir türlü geçmek bilmiyor. Sanki olduğu yerde donup, devinimden yoksun kalıyordu yada bir yere takılıp kendini bir türlü kurtaramıyordu. Mevziinin diğer ucundaki Serdar arkadaşa “saat kaç?” diye bağırdım. Bu soruyu o kadar çok soruyordum ki Serdar arkadaş kızmıştı. O yüzden her saati sorduğumda artık, “Az önce sorduğundan iki dakika sonrası” diyordu. Ne garip, adeta saatin saniyeleri ölmüş, çaresiz kaderine teslim olmuş geçmiyordu. Bazen çatışmada patlamalar altında öyle anlar gelir ki, insan çok, susar ya da acıkır. Bazen de dışarı çıkmak ister. Ama en çokta bir gerilla tütünü içmek ister. Bunları insan sıkça duyumsar. Ama şimdi bunların hiç birini hissetmiyordum. Daha tehlikeli ve ölümcül bir şeye tutulmuştum. Uyku! Vücuduma girip, direnç noktalarımı tek tek esir almak istiyor gibiydi. Serdar’a bakıyordum. Çatışmanın azaldığı bir sırada hemen uyuklamaya başlıyordu. Onu ufak taşlar atarak uyandırdım. İkimizin uyku konusunda birbirimizden farkı yoktu anlaşılan. Patlamalardan her tarafımız barut kokuyordu. Silah sesleri aralıklarla devam etmekteydi. Uykum gittikçe ağırlaşıyordu. Dayanılacak gibi değildi. Güneş tam tepede dik ışıklarıyla başıma vururken, göz bebeklerime hâkim olamıyordum. Ve göz kapaklarım kendiliğinden kapanıyorlardı. Başım gövdeme inanılmayacak kadar ağırlık yapıyordu. Vücudum bu ağırlığı kaldıramıyordu sanki. Ve yavaş yavaş yana doğru kayıyordu. Kolumu başımın altına yastık biçiminde koyup, yarı uykulu, yarı uyanık bir “Tavşan uykusuna yattım. Ya da gerilla deyimiyle “Tavuk uykusu”. Bu arada düşman bulunduğumuz mevziden kurşun seslerinin azaldığını fark etmişti ki, yeni bir saldırıya geçti. Anlaşılan önce bizim mevzi düşürülecekti! Arazi eğer ayrıntılarıyla bilinmez ise savaş tuzaklarla doludur. Saldırı grubu uzaktan yerimizi görüyor ama bize doğru gelirken araziyi şaşırıyorlar. Mevzideki yaralıları gizlediğimiz ve uyuklamakta olduğumuzdan, ateş edip ses de çıkarmıyorduk. Mevzilerimizin daha ileride olduğunu tahmin etmiş olacaklar ki; birden kulağıma bir asker sesi geldi: “Kalleş heriflerin yeri şu karşı ki kayalıkta!” diyordu. Onu göremediğimden nereyi işaret ettiğini tahmin edemedim. Ama ses çok yakınımdan geliyordu. Serdar arkadaş da uyanmış vaziyetteydi. Başımı mevziden yavaşça çıkardım; oradaydılar. Tam karşımda. Sadece on metre ötemde sekiz asker duruyordu. Yarma gibi, esmer bir asker işaret parmağıyla bizim olduğumuz yeri değil de, sağımızdaki kayalıkları gösteriyordu. Yanındakilere “ Buradan gidelim ” diyordu. “Fırsat bu fırsat” diye düşündüm. Hem kendimizi korumanın, hem de onlara darbe vurmanın tam zamanıydı. Bombayı mandalıyla beraber sımsıkı avucum da tutup, pimini çektim. Silahımın emniyetini seri atışa ayarladım. Nefesimi tutup, aralarına bombayı savurdum, tam da ortalarına düşmüştü. Bomba kulakları zorlayan müthiş bir gümbürtüyle patladı. Taramaya başladım. Bağırıyordum, askerler de bağırıyordu. Az ötemde tozdan, dumandan bir perde oluşmuştu, bir şey göremiyordum. Yalnızca askerlerin “Annee..!” diye bağırdıklarını duyuyordum. Serdar’a yanıma gelmesi için seslendim. Geldiğinde o da ateş etti. Şarjörümdeki mermiler bittiği için çağırmıştım. Duman ve toz perdesi kalktıktan sonra iki askerin yerde kıvrandığını gördük. Diğerleri o yaralı halleriyle korkudan takla ata ata bağıra çağıra yerdeki iki askeri bırakarak uzaklaştılar. Serdar arkadaş yerde kıvranan askerlere karnas dürbünlü silahı ile iki kurşun daha attı ve artık ikisi yaşamıyorlardı. Bu arada yaralı diye sakladığımız yeni savaşçılar askerlerin acı çığlıkları, bizim zaferi simgeleyen bağırışlarımızdan coşmuşlardı. Hatta ikisi silahını alıp yanımıza geldi ve mevziiyi savunmaya başladılar. Yerde yatan iki zavallı askere bakıyordum. Silahların susmasından sonra yaralı olarak kaçanların “Anne” diye ağlayışlarını yeniden duyuyordum. “Biz onlardan çok farklıyız” diye düşündüm. Onlar haksız bir savaşın yürütücüleri oldukları gibi, kirli bir savaş uğruna canlarından da oluyorlardı. Aslında gönüllü olarak da bu savaşa geldikleri söylenemezdi. Onlara sanki canavarmışız gibi anlatılıyoruz. Bizi anlayabilselerdi bize karşı asla savaşmazlardı o zaman o ordu malı komutanlarının köleleri olmaktan çıkıp bir insan gibi düşünebilirlerdi. Gözü karaca saldırırlarken. bize bütün gücümüzle ülkemizi korumak kalıyordu. Yeniden zafere boğulmuş mevziimize döndüm. O coşku seline ben de katıldım. Şakalaşıyorduk. Moralle dolmuştuk. Çünkü düşmana vurduğumuz bu darbe sonucu, bir süre için de olsa, iradesinin kırıldığını, kendini kolay kolay toparlayamayacağını biliyorduk. Yaralı askerler, yerdeki ölmüş askerleri görünce korkuyor ve yeni bir saldırıyı göze alamıyorlardı. Bir süre uzaktan ateş etmeye devam ettiler. Ama bu etkili olmuyordu. Akşama doğru, çatışma kendiliğinden durdu. Düşman araziye dağıttığı askerlerini topluyordu. Çember biraz da olsa, hafiflemiş günün zor kısmını atlatmıştık. Mevziimizde şahadet yoktu ama diğer mevzilerdeki arkadaşları merak ediyorduk. Nihayet, gökyüzündeki ilk yıldızı gördük. Bir, iki, üç derken yüzlercesi, hatta binlercesi gökyüzüne serildi. Ay yeni doğmaya başlıyordu. Tüm bölük yeniden birleştik. Hepimiz çok coşkuluyduk. Hemen “Kaybımız var mı?” diye sorduk “Yok” diyordu arkadaşlar. Ama o kıyametten sonra kim inanırdı ki? Sonra bir katliamdan kurtulduğumuzu düşündük. Bölük yönetimi, gün ağarmadan operasyon alanının dışına çıkmamızı sağlayacak bir plan üzerine yoğunlaşıyordu. Çatışma süresi boyunca sadece iki arkadaş ağır yaralanmıştı. Biri bacağından kurşun yiyen Ali İhsan yoldaş, diğeri de omurilik kemiğine bir şarapnel parçası isabet ettikten sonra kısmi felç olan Zahir arkadaştı. Onları beraberimizde götüremezdik, güvenli bir yere bırakmamız gerekiyordu. Öte yandan acilen bölüğümüzü sağlam bir yere çıkarmalıydık. Her iki yoldaşı istemeyerek de olsa alanın kuytu bir yerinde bulunan kayalıkların arasındaki derin bir oyuğa gizledik. Onlara yanımızda bulunan ekmek ve şekerden bir miktar bırakıp ayrıldık. Bir gerilla için yaralı yoldaşını bırakmaktan daha kötü bir duygu olamaz. Ancak savaş acımasızdı. Ve diğer yoldaşların hayatını kurtarmak söz konusu olunca, bu durum kaçınılmaz oluyordu. Yaralı arkadaşlar, kendilerinin grubun ağır hareket etmesine yol açacaklarını biliyorlardı. Ve insanın içini parçalayan büyük bir özveriyle şu sözleri söylüyorlardı. “Bizi bırakın, Bizden tek bir istekleri oldu; “Bize bir bomba verin. Düşman üzerimize gelirse, sağ ele geçmek istemiyoruz” Bu isteklerini kabul edip, onları orada bıraktık. Bölük komutanımız düşmanın gece hareketlerini gözlüyor ve sürekli cihazdan onları dinliyor, ne yapmak istediklerini anlamaya çalışıyordu. Önce Güney tarafına, yani Hakkari tarafına geçeceğimiz söylendi. Ama sonra Kuzey tarafının, yani Başkale tarafının daha uygun olacağı kanısına varıldı. Bunun iki nedeni vardı. İlki orada düşman hareketliliğinin az oluşuydu. İkincisi de o tarafa geçerek düşmanı yanıltacaktık. Basit bir taktikti. Çünkü düşman bizim dağ tarafına; Çiyaye Reşke'ye çekileceğimizi tahmin ediyordu. Geri çekilme için hazırlıklarımız tamamlanmıştı. Son talimat ve uyarılar yineleniyordu. “Yolda ses çıkarmayın, ayak izlerinizin çıkmamasına dikkat edin. Silahınız parlamasın. Hızlı hareket edin” Bölük komutanımız: “Bir öncüye ihtiyacımız var” dedi. Önden gidip, pusu ihtimali yüksek olan ve geçmek zorunda olduğumuz boğazı kontrol edecekti. Düşmanın tam olarak nerede konumlandığını bilmiyorduk. Bu bilinmezlik kaygılara yol açıyordu. Ne var ki o çıplak, ağaçsız boğazı geçmeye mecburduk. Birinci manga komutanı olduğumdan öncü olarak yola çıkacağımı sanıyordum. Ve kendimi buna göre hazırlamıştım. Açıkçası hoşuma gitmeyen bir olay oldu. Bölük komutanımız, öncü olarak Delil arkadaşın gitmesini istedi. Biraz kırılmıştım. Benim öncü olarak gitmem gerekirdi. Ama sonra, onun benden daha dikkatli ve atik olduğunu hatırladım. O benden daha ataktı. Yola çıktık. Önde Delil, ardında ben ilerliyoruz. Boğaza yaklaştıkça heyecanımız daha da artıyordu. Ay ışığı da çıktığından boğazdan bakan biri ikimizi rahatlıkla görebilirdi. Çok sessiz olduğumuzdan mıdır bilemiyorum, ayaklarımızın ağırlığı altında yere sürten çakıl taşlarının sesini duyabiliyorduk. Gözlerimi ufuk çizgisine dikmiştim. Çünkü herhangi bir karartı hareket etse, gökyüzü boşluğuna denk geleceğinden rahatlıkla görebilirdim. Bu arada ben, ikide bir Delile “ Burada dikkatli ol, burada iyice eğil ” diye fısıltıyla sesleniyordum. Pek hoşuna gitmese de bu tavrım, bozuntuya vermiyordu. Sonra kendi kendime “Uyarmaya ne gerek var, zaten dikkatli yürüyor” dedim ve sessiz adımlarla izlemeye devam ettim. Boğaza vardığımızda silahlarımızın emniyetini açtık. Silahlarımız her an ateşe hazır durumdaydı ve ben “Artık buraya kadar” diyordum “Bu boğaz sonumuz olacak. Oraya ilk adım atışımızda vurulacağız” Ama yürümek zorundaydık. Çünkü düşman gece görüş dürbünü ve termal kameralar izliyordu. Ve artık boğazdaydık. Nefesimi tutmuş yürüyordum. “Hadi şimdi... şimdi....” diye düşünüyordum. Kalbim durmuş, atmıyor gibiydi. Ve her an bağırabilirdim. İlk silah sesinde sağı-solu ve kurşun atılan yeri tarayacak çılgın gibi bağıracaktım. “Hani nerede bu lanet olası kurşunlar? Neden bize ateş etmiyorlar?” diyordum kendi kendime. Bu ölümün ortasındaki bilinmezlik insanı bitiriyordu. Ancak ses yoktu. Boğazı bir şeyle karşılaşmadan aştık.Demek ki pusu yoktu! Ama yine de kendimizi koy vermedik. İlginç bir sanıya kapılmışız bu kez; boğazda kimseyle karşılamayınca, asıl tuzağın önümüzdeki tepelerde beklediğini düşündük. Adımlarım tırtıllı bir zemine yapışıp, zorla kopartıyormuşum gibi bir hisse kapılıyordum. Ayak tabanlarımı zapt edip, ilerlememi istemiyordu. Karşı sırtlarda tünemiş ve bizi bekleyen tehlikeyi düşündükçe bu his artıyordu. Gündüzün yoğun ateş altındayken bu kadar titiz değildik. Belki de, artık kurtulma şansımızın olmayacağını düşündüğümüzdendi. Onun için karşıdakilere gözümüz arkada kalmadan yükleniyorduk. İmha sınırına gelmiş bir gücün imha olmadan önce çılgınca onu kuşatma altında tutmaya çalışanları vurup ezmesi gerekirdi. Şimdi tam kuşatmada olmasak bile kaygılarımız daha fazla çoğalmıştı. Telsizlerde daha önce istenilen gece görüş cihazlarının helikopterlerle askerlere ulaştırıldığını öğrendik. Onlar halen bizim eski yerimizde olduğumuzu düşünüyorlarken, oradan bir saat uzaklıktaki bir noktamızda dinleniyorduk. Nedense helikopter sesini duydukça, sakladığımız iki yaralı yoldaş geliyordu aklıma. Kendimizden iki parçayı düşmanın içinde gizlemiştik. “Düşman onları bulabilir mi?” Bu düşünce bir ur gibi beynimi kemiriyordu adeta. Erkenden yaptığımız keşifte, nihayet operasyon bölgesinin dışına çıktığımızı anlamıştık. Yalın bir sabah, bütün görkemiyle dünyayı doldurmuştu, bu huzurlu dinginlik, henüz uyanmamış dağları, buz mavisi bir sisin ardına gizleyip, buğulu bir görüntüyle doldurmuştu. Gecenin soğuğunda büzülen ve güneşin sadık ışınlarıyla yeniden yaşama dönen bu masum şafaktı. Saf dışı kalan askerlerden kopardığımız iki melez silah olmasa, bölgede yıllardır tek bir merminin patlatılmadığına inanacaktım İkisine bakıp dün olanları düşündükçe tepeden tırnağa bir güven dalgası sarıyordu beni. Günün ilerleyen saatlerinde, kesintisiz onların hareketlerini izliyor, yorumlamaya çalışıyorduk. “Acaba her iki yaralı arkadaşlarımız ele geçmişler miydi?” En azından şimdi böyle bir duyumumuz yoktu. Çünkü askerlerin hareketinde ciddi bir değişiklik görünmüyordu. Böylece günümüz, bir noktaya sığdırılmış, sıkıcı bir bekleyişle geçti. İkinci günün sabahında, daha titremekten kurtulmamış doğayı askersiz bulduk. Öyle anlaşılıyordu ki, geri çekilmişlerdi. Zaman kaybetmeden bir timimizi yaralı arkadaşlarımızın akıbetini öğrenmek üzere gönderdik. Onlar dönene kadar, merak içinde bekledik. Askerler yaralıları fark etmiş ve vurmuşsa, yaşamımızın sonuna kadar, onları getirmediğimiz için vicdan azabı çekeceğimizi biliyorduk. Birkaç saat sonra her ikisini de getirdiler. Bundan daha büyük bir sevinç olamazdı. Gelir gelmez başlarından geçenleri anlattılar. Askerlerin ayak seslerinden, sonra da konuşmalarından bulundukları yerin çevrildiğini anlıyorlar. Komutanlarının emir vermesine rağmen askerler korktuklarından oyuğa inmeyi dolaylı da olsa red ediyorlar. Komutan da. “Hepinizin canı cehenneme deyip” üstelemiyor. Ondan sonra çekip gidiyorlar. Böylece bizimkiler kurtuluyor. Arkadaşların yaralarını temizleyip, pansuman ediyoruz. Böylece iki taraf arasında yaşanan bu kanlı oyunda biz can kaybına uğramadan başarılı ayrılıyoruz. Onlarsa başarısız... Bir dahaki karşılaşmaya kadar onlar üslerine biz ise noktamıza dönüyoruz... ...HPG-BIM... [/b][/i] |
|
|
|
![]() |
| Bookmarks |
| Etiketler |
| bir, gece, gÜn |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
![]() |
Design By: JB-Team
Powered by JBulletin® Jiyan-Board Version
Copyright ©2007 - 2010, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.5.0 RC2
|
![]() |