|
Jiyan-Board
|
|||||||
| Cezalilar | Tüm Albümler | Roj Tv Zindi | Üye Listesi | Ajanda | Arama | Bugünki Mesajlar | Forumları Okundu Kabul Et |
|
||
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 (permalink) |
|
Üye
|
Levine'den cudi'ye karlı yol[/b]
"Çocuklar dahi kanmamıştı" Rüzgar, kuzeyin erişilmez dağlarından esiyordu. Sesinde hırçınlığın ve uyumun gücü vardı. Bu yerlere yabancı olduğu nasıl da belliydi. Soluk soluğa eserek, saklanacağı, dinleneceği bir yerler arıyordu. Büyüklüğü tasavvur bile edilemeyen bu coğrafyayı nasıl bir çırpıda aştığına akıl erdirmek çok zordu. Bir ağaç dahi bulamayışı onu çılgına çevirmişti sanki. Oysa Kato'yu biraz tanımış olsaydı veya Kato'nun görkemliliğini duymuş olsaydı, böylesi bir arayışa girmezdi. Çünkü Katolar kendini yeşilden arındırmış, tek hedefi göklere ulaşmakmış gibi mağrur bir şekilde başını kaldırmış, devlere benziyordu. Oysa birkaç ağaç olsa yaprakların arasına gizlice sokulur, soluklanırdı ya da sert kayaların içinde kendisine güzel bir yer bulur dinlenirdi. Şimdi ne esintisi ile sarsacağı dallar ne de önünde engel olabilecek başka bir şey. Sadece Kato'nun uçurumları vardı onun yolunu kesen. Bize yol veren uçurumlar. 1993-94 yılı kış aylarını Levine'de geçirmeye karar vermiştik. Baharı orada karşılayacak ve gerillada bir ilki yaşamanın gururunu taşıyacaktık. İlkti çünkü daha önce hiçbir gerilla gücümüz kışı Katolarda geçirme cesareti göstermemişti. Orada kışlar en şiddetli en soğuk ve en acımasız haliyle yaşanırdı. Bunu bildiğimiz için hazırlıklara yaz aylarından itibaren başlamıştık. Bulunduğumuz doğal mağarayı tam bir kamp yerine dönüştürmüştük. Bütün çalışmaları tamamlamış, hiçbir eksiğimizin kalmamasına dikkat etmiştik. Gazımızdan televizyonumuza, odunumuzdan battaniyemize kadar birçok temel ihtiyacımız ve lüks saydıklarımızın (gerillada battaniye, fanus, TV lüksler arasına giriyor) hepsi giderilmişti. Eğitim alacağımız sınıfımız bile hazırdı. Kasım ayı sonlarında Kato silsilesi beyaz bir tülle örtülmüş gibiydi. Yaz aylarının kahverengi Kato'su şimdi mavi gökyüzüne yerden uzanan bulut gibiydi. O bizim gibi ne kışın hışmından korkuyor ne de kar ve fırtınaya karşı herhangi bir hazırlık yapıyordu. Tüm varlığı, gerçekliği ve çıplaklığıyla kendisini dimdik tutuyordu ayakta. Tıpkı tarihi kadar gizemli ve görkemliydi. Kato silsilelerinden olan Kato Kavala alanında kalıyorduk. Zirvesi yüksek kayalıklarından ve derin uçurumlardan oluşuyordu. Kato'nun kuzeye bakan yamacındaki mağaramızdan Kawala, Betkare, Peyanus köylerini rahatlıkla izleyebiliyorduk. Güneye bakan tarafında ise Marinos, Anitos, Gutisa, Hare köyleri vardı. Bazen gizlice zirveye çıkıp köyleri izlediğimiz olurdu. En çok çocukları seyretmek hoşumuza gidiyordu. Hele bir de anneleri onları kovaladığında tüm gün anlatılıp gülünecek malzemeler bulunmuş oluyordu. Rengarenk elbiseleriyle kadınlar, genç kızlar köy içinde sürekli çalışıyorlar, çocuklar ise çığlık çığlığa oyunlar oynuyordu. Onlar için mevsim değişimi çok fazla engel değildi. Çoğu yarı çıplak karın içine atıyordu kendisini. Onları seyreden bir grup gerilladan habersiz oyunlarını sürdürüyorlardı. Başlarını kaldırıp şöyle bir baksalar köylerinin hemen üstündeki dağların zirvelerine bizi göremezlerdi, ama çoğu zaman oradaki varlığımızdan haberdar olsalar ne yaparlar diye de düşünürdüm. Ya da onları birbirimize anlatıp gülüştüğümüzü tahmin ediyorlar mıdır, diye geçiriyordum aklımdan. Yaz aylarında köylere gidiyor, onarla uzun uzun sohbet ediyordum. Ama çocuklar hep annelerinin eteklerinin arkasına saklanır, şaşkın şaşkın bize bakarlardı. Onları kucağıma alıp doyasıya sevmeyi hiç başaramadım. İçimde bir ukde olarak kaldı. Fakat önümüzdeki bahar sokakta yakaladığım ilk çocuğu sıkıca sarılıp, öpeceğime dair karar almıştım. Kato'ya ilk baharda Botan'dan gelmiştim. O zaman Hakkari alanına yedinci bölge deniliyordu. Ve bu bölge Zagroslar'a bağlıydı. Alana gönderiliş nedenlerinden biri o yöreyi ve insanlarını çok yakından tanıyor olmam, diğer ise ailemin çevre köylerde oturuyor olmasıydı. Düşmanın koruculaştırma baskılarına dayanmayan bazı akrabalarımız silah almış olsalar da, bizim için milislik görevlerini de yapıyorlardı. Hem yöre halkına olan yakınlığım hem de ailemin konumundan dolayı gelmiş olduğum alanda sonbahar aylarına kadar aktif çalıştım. Kışı orada geçiriyor olmamız bizim açımızdan oldukça tehlikeliydi. Çünkü herhangi bir deşifrasyonda yer değiştirmemiz gerekirse bunu yapacak koşullarımız çok azdı. Her ne kadar alanın en güçlü arkadaşları seçilmişse de, kış koşullarında Kato'da kalmak sadece zor değil, imkansız gibi bir şeydi. Bu nedenle mümkün olduğu kadar gizli hareket ediyorduk. Mağaradan yirmi dakika uzaklıkta olan tepeciler bile gündüz ve gece grupları şeklinde hareket ediyordu. Gün boyunca ateş yakmıyor ve iz çıkarmıyorlardı. Bu kadar hassas yaklaştığımız güvenliğimizi Botan adında biri bozdu. Botan, bir önceki yılın ilk baharında partiye katılmıştı. Partiye geliş amacı gerilla olmak ve ulusal mücadele vermek değil, ondan birkaç ay önce katılan kız kardeşini alıp götürmekti. Ayrıca ajanlaştırılmıştı da. Yani düşmanın onun gerillaya geldiğinden ve ne yapmak istediğinden haberi vardı. Yazın hareketli günlerinden biriydi. Eylem hazırlıkları tamamlanmış, herkes mevzilenmişken Botan eylemi sabote etmişti. Bu yüzden soruşturmaya alınmıştı. O zaman onun ajan olabileceği ihtimali üzerinde kesin görüş belirtilse de, arkadaşlar son bir şans verip tekrar çalışmalara katma kararı almışlardı. Botan'da partileşme, kişilikte yenilik yapma kaygısı olmadığı için günlük yaşamda sık sık sorun olabilecek davranışlarda bulunuyor ve herkesin gündemi oluyordu. Yaz boyunca kız kardeşini göremeyince amacına ulaşamamanın verdiği hıncı, dikkatleri üzerine çekerek veya küçük sorunları büyüterek alıyordu. Sonunda ajan olduğuna kesin kanaat getirdik ve askeri mahkeme yaptık. Burada da amacımız onun durumunu bildiğimizi belirtmenin yanı sıra içinde bulunduğu durumu değiştirmesi için bazı yaptırımlarda bulunmaktı. Mahkeme kararını eyalet yönetimine bir gün sonra iletecek ve eyalet yönetiminin aldığı kararı uygulayacaktık. O gün muhabere oldukça gecikmişti. Muhabereyi ikinci güne ertelemek zorunda kalmıştık. Sabah gün ağarmadan ben ve iki arkadaş en yakın köye inmek için yola çıktık. Önce tepecilerimizin yanına gidip bir süre bekledik. Tepecilerin yanında hiç beklenmedik bir anda hastalanmış, grupla birlikte köye gidememiştim. Arkadaşlar köye indikten birkaç saat sonra mağaradaki arkadaşlarla bağlantı kurdu. Botan'ın kaçtığını söylediler. Mağaramız Peyanus köyü karakoluna bakıyordu. Bu, Botan'ın çok kısa bir süre içinde karakola ulaşacağı ve bizi ihbar edeceği anlamına geliyordu. Tepecilerin yanından çok gizli bir şekilde ayrılıp, mağaraya ulaştım. Arkadaşlar Botan'ın gece saat dört sularında ayakkabısız bir şekilde kaçtığını söylediler. Demek ajan olduğunu anladığımızı bilseydi daha önce kaçacaktı. Fakat şimdi kaçması bizi oldukça tehlikeli bir duruma sokuyordu. Botan en kısa sürede karakola ulaşacak ve arkasından düşman mağaraya saldıracaktı. Çünkü bu koşullarda bizim alan değiştiremeyeceğimizi iyi biliyordu. Ya son mermiye kadar çatışıp kendimizi imha edecektik ya da teslim olacaktık. Yine mağaraya kimyasal atıp hepimizi ölü ele geçirebilirdi. Bunları tahmin etmek ne hayalcilikti ne de karamsarlık. Düşmanın sicili bu konuda oldukça bozuktu. Ve benzer olaylara sık sık rastlanıyordu. Hava kararır kararmaz, yanıma iki arkadaş alıp kendi köyüme gittim. Köyüm noktamızdan bir saat uzaklıktaydı. Mağaradan köye gidiş tek bir yerden yapılabiliyordu. Düşman gelirse, bu yolu kullanmak zorundaydı. Tek yolu olan dağdan inip, köye ulaştık. Köylüler bizi görünce çok şaşırdılar. Bu zorlu kış aylarında nereden geldiğimizi ya da nasıl geldiğimizi oldukça merak ettiler. Onlara birliğimizden ajan olarak gelen birinin kaçtığını, onun karakola gitmesini engellemek istediğimizi söyledik. Köylüler hemen harekete geçtiler. Birkaç saat sonra Botan'ın çoktan karakola ulaşıp üslenme yerimizi söylediğini öğrendik. Bu haberi arkadaşlara ulaştırmak için hızla yola çıktık. Köylülerin gözlerinden kaygı okunuyordu. Eminim karşı karşıya olduğumuz tehlikenin büyüklüğünü anlasalardı, panik olurlardı. Ama şimdi sadece bu karda nasıl yürüyeceğimizin sıkıntısını yaşıyorlardı. Mağaraya ulaştığımızda arkadaşları bizi bekliyor bulduk. Onlara köyden aldığımız tüm haberleri aktardıktan sonra tartışmaya başladık. Yapabileceğimiz herhangi bir şey yoktu. Ne alan değiştirebiliyorduk ne de başka bir üslenme alanına gidebilirdik. Mağaranın stratejik bir yerde olmasına duyduğumuz güvenle olduğumuz yerde kalma kararı aldık. O gün akşama kadar hiçbir şey olmadı. Ertesi gün hava daha ağarmadan mevzilerimizi yaptık. Biri mağaranın hemen önündeydi. Ve yola hakimdi. Bununla karadan gelişleri engelleyecektik. Diğeri, mağaranın üzerinde ve tüm sırta hakimdi. Kobra indirmelerine ve saldırılarına karşı koyabilir bir mevziydi. Mağaranın girişi gömülü gibi durduğu için kobra atışları isabet etmiyordu. Ayrıca mağaranın önünde yaklaşık iki yüz metre uzunluğunda bir düzlük vardı. Bu düzlük askerlerin kolaylıkla gelmelerini engelleyecekti. Çünkü sırtın arkasından çıkıp düzlüğe giren her asker keklik gibi avlanırdı. Mevzilerimizi hazırlamış, BKC ve B-7 silahlarımızı da yerleştirdikten sonra beklemeye başlamıştık. Hava aydınlanmaya başlamıştı. Gökyüzü açık ve bulutsuzdu. Havanın ayaz olmasından dolayı karın yüzeyi sertleşmişti. Bu havada değil mevzide beklemek soluk almak bile çok zordu. Rüzgar yanaklarımızı ve dudaklarımızı bıçak gibi kesiyor, nefes alış verişlerimizde soluğumuz havada donuyordu. Güneşin ilk ışınları Kato zirvelerine vurunca, askerlerin geldiğini gördük. Herkes pür dikkat bekliyordu. Subay olduğunu tahmin ettiğimiz bir asker, mağaranın önündeki düzlüğün bittiği yerdeki küçük sırta çıkarak, tabancayla ateş açmaya başladı. Amacı mağarada olup olmadığımızı netleştirmekti. Yoksa o da tabanca mermilerinin mağaraya ulaşmayacağını biliyordu. Cevap vermeyecek, düzlüğe gelmelerini bekleyecektik. Çünkü düzlüğe biz hakimdik. Bu sırada mağaranın üzerindeki mevzide bulunan bir arkadaş panik olup, BKC ile sırtın üzerindeki subay olduğunu tahmin ettiğimiz askere ateş açtı. Arkadaşın ateş açmasıyla birlikte tüm askerler saklandı. Hiçbirine bir şey olmadı. Kısa bir süre sonra Kürtçe konuşma sesleri duyduk. Ne olduğunu anlayamadık önce. Ama sonra sesler yükselince, bunların yakın akrabalarım olan çeteler olduğunu gördük. Halil'i çağırıyorlardı. Halil ve ben akrabaydık. Az sonra benim adımı da söylemeye başladılar. Teslim olmamız için çağrı yapıyorlardı. Oysa bir yaz boyunca tüm erzağımızı getiren, kış üslenmemiz için gece sabahlara kadar yük taşıyan, en ufak bir isteğimiz için çırpınan bu insanlar, şimdi teslim olmamız için çağrı yapıyorlardı. Korkunun Kürt halkı üzerindeki etkisini görmenin yanında, bunun acısını yüreğimde duyumsuyordum. Oysa onların bize karşı duyduğu sevginin, bu anlamsız korkuyu aşmış olması gerekiyordu. Akşama kadar süren çatışma, gecenin karanlığıyla durmuştu. Mağaraya geldiğimizde dinlenmeye çalıştık. Gün boyunca yaptıklarımızı anlatıp, neler yapmamız gerektiği üzerine tartışmalar yürüttük. Sabah hava aydınlanmadan diğer iki takım mevzilendi. Savaşma sırası diğer takıma geçmiş olmasına rağmen çatışmayı mağaradan, anı anına, heyecanla takip ediyorduk. Akşama kadar süren çatışmada subay yardımcısının vurulduğunu duyduk. Bizden hiç kayıp verilmemesi ise işin en güzel yanıydı. İlk iki günü fazla zorlanmadan geçirmiştik. Sadece bir gün kardan yaptığımız mevzilerde kalmıştık. Erzak sorunumuzda yoktu. Ancak süresini tahmin edemediğimiz bu çatışmanın bir zaman sonra aleyhimize dönüşeceğinden hiçbir şüphemiz yoktu. Çünkü hem cephanemiz azalıyordu hem de düşman her gün bir öncekinden daha şiddetli gelecekti. En büyük tehlike kimyasal silahtı. Düşman bu konuda hiçbir sınır, kural tanımıyordu. Bu silahı kullanma tehdidini sık sık yapıyor, teslimiyete çağırıyorlarsa da, biz kendi aramızda uzun uzun tartışıp kayıpsız bir çözüme ulaşmanın yollarını arıyorduk. Mevziden gelen arkadaşlar ıslak çoraplarını çıkarmış onlar için hazırlanmış mercimek çorbasını içiyorlardı. Gözlerinden sevinç ve gurur okunuyordu. Tüm gün karın içinde savaşmış olmanın verdiği yorgunluk umurlarında bile değildi. Birçoğu "yarın yine mevziye gideceğim" diyordu. Arkadaşların bu kadar moralli ve iradeli katılmaları herkese güç veriyor, en ufak bir ikircikliğe yer bırakmıyordu. Akşam yürütülen yoğun tartışmalar sonucunda mağaranın beş yüz metre yukarısında bulunan küçük mağaraya taşınma kararı aldık. Düşman üçüncü gün geri çekildikten sonra altı gün boyunca gelmedi. Bu süreyi fırsat bilerek yukarıdaki mağaraya gittik. Bu mağara diğerine oranla daha küçük ve dardı. İçindeki fazla toprağı attık. Erzağımızın ve temel ihtiyaçlarımızın bir kısmını oraya taşıdık. Altmış kişi için biraz küçük olsa da konumunun stratejik önemi katlanma duygumuzu geliştiriyordu. Önemli olan güvenliğimiz ve sağlığımızdı. Böylelikle Kato'nun zirvesine yerleşmiş olduk. Zirve deyip geçmemek lazım. Labirent kayalıklar ve dibine bakmaya cesaret edemediğimiz uçurumlar ona zirve olmanın tüm vasıflarını kazandırmış, içinde olana yaşamını koruması için her türlü imkanı tanımıştı. Kato'nun hem güney hem de kuzey yamaçlarını ve daha gözün bile alamadığı uzaklıklar buradan görülebiliyordu. Köylerdeki eski canlılık, hareketlilik, yerini silah soğukluğuna bırakmıştı. Düşman, köylülerin kendilerine bu kadar yakın konumlanan gerilla gruplarından haberdar olup olmadıklarını öğrenmeye çalışıyordu. Altı gün içinde yerimizi değiştirip değiştirmediğimizi öğrenmeye çalışıyor, en zayıf olan yönümüzden yakalamak istiyorlardı. Ama köylüler o kadar duyarlı yaklaşmıştı ki bırakalım bilgi vermeyi çocukları dahi kanmamıştı. Bu bağlılık düşmanı kızdırmış olacak ki tankları köylere kadar getirmiş ve köylülere ölümü her an hissettiriyorlardı. Yeni mağaramızın yönü güneye bakıyordu. Kato'nun güneyi dipsiz uçurumlardan oluşuyorsa da, biz köylere iniş yolunu bulmuştuk. Yaz aylarında kullandığımız ince patikayı metrelerce karın altında da olsa görüyor gibiydik. Yolun belirginleşmiş olması bizim açımızdan dezavantaj olsa da yerimizin yüksek oluşu ve tüm yola hakim oluşumuz bu kaygıyı gereksiz kılıyordu. Altıncı günün sabahıydı. Gökyüzü bulutsuz, yeryüzü sessizdi. Güneş yavaş yavaş yüzünü göstermeye başlamıştı. Gece ayazında yüzeyi buz tutmuş kar, güneş ışınlarının değmesiyle ışıl ışıl oluyor göz alıyordu. Rüzgar hala çok soğuk esiyordu. Sıkı sıkıya bağladığımız kefiyelerimizle yüzümüzü güneşe dönmüş, bizi ısıtmasını bekliyorduk. Bugünde düşman gelmedi diyenler oldu. Geleceğinden hiçbir şüphemiz yoktu. Hazırlıklı ve donanımlı bir şekilde sonuç alacağı bir yönelim için hazırlandığı konusunda hemfikirdik. Aynı şekilde bizde hazırlanmıştık. Silahlarımızı temizlemiş, mevzi ve pusu gruplarının düzenlemelerini yapmıştık. Köylüleri seyrediyorduk. Her zamanki hareketlilik yoksa da, günlük işlerini yapan kadınlar ve erkekler görünüyorlardı. Çocuklar, evlerinin çevresinden uzaklaşmıyorlardı. Birkaç saat sonra Harê köyüne askerler girdi. Köye giren askerler rastgele taramaya başlayınca, köylüler çığlık çığlığa evlerine koştular. Amaçları köylüleri korkutmaktı. Çünkü çatışma boyunca sergileyecekleri vahşete kimsenin tanık olmasını istemiyorlardı. Kısa bir süre sonra tank getirildi ve yönü bize doğru çevrildi. Yanımda oturan bir arkadaş gülümseyerek; "şenlik başlıyooor!" deyince herkes gülmeye başladı. Daha önceden yapılmış düzenlemelere göre herkes yerini aldı. Birbirimizden ayrılırken ağızlardan çıkan tek sözcük 'serkeftin'di. Bazıları şakalaşıyor, bazıları nasihatler veriyor, kimisi ise çoraplarının üzerine bir yenisini daha giyiyordu. Hakkari tarafından kobra sesleri duyulunca, bunların indirme yapacağını tahmin ederek tartışmayı bırakıp hızla yerlerimizi aldık. Bir takım mağaranın üst tarafında kardan yapılan ve yüksek kayalıklarla çevrili mevziye çıkarken bir takım da hem yola pusu atmış hem de mağaranın girişinde mevzilenmişti. Kawala ve Betkare köylerinden askerler gelmeye başladı. Köylerin hepsi tutulmuş, çember, pusu atılmış ve on iki kobra arka arkaya geliyordu. Bu sefer çok ciddi görünüyorlardı. Onlar da bizi kolay kolay imha edemeyeceklerini anladıkları için her türlü hazırlıklarını yapmış son model silahlarıyla bizi çember içine almışlardı. Uzun bir süre uzağımızda durdular. Silah mesafesine girmiyorlardı. Hakkari'den gelen kobralar Kato'nun kuzeyinde Kato kadar yüksek olan Navgire tepesine indirme yaptılar. Bunlar özel timler ve Ayşeciklerdi. Tepeye iner inmez tepedeki karı temizleyip çadır açtılar. Köylerden gelen askerler bir süre ilerlemediler. Köydeki tank üzerimize doğru atışlar yapıyor ancak isabet ettiremiyordu. Mağaramızın giriş kısmı yüksek kayalıklarla korunduğu için hiçbir tank veya havan ateşi isabet etmiyordu. Sürekli uçuş halinde olan kobralarda sırayla tarama yapıyorlardı. Artık sıralamayı ezberlemiştik. Önce tank, sonra havan, ardından kobra ve en son ise kara saldırısı olacaktı. Öğleden sonra kara saldırısı başladı. Köylere gittiğimiz yollardan biraz sonra başlarına geleceklerini bilmeden ilerliyorlardı. İlk atışı pusu grubumuz yaptı ve oldukça etkili vurdu. Ve ardından mevzidekileri vurmaya başladılar. Yoğun ateş altında düşen düşman askerlerinden bazıları ölmüş, bazıları ise ağır yaralanmıştı. Arkadan gelen askerler yaralılara ve cenazelere basarak geçiyorlardı. Hepimizi şaşkına çeviren bu görüntüye hiçbir anlam verememiştik. Nasıl oluyor da bir insan cenazelerden etkilenmiyor ya da yaralıları kurtarmak yerine onlara basarak geçiyordu. Yanımdaki arkadaş "bir de bizim uyuşturucu kullandığımızı söylüyorlar. Bu özel timin ve Ayşeciklerin uyuşturucu aldığından eminim." İnsanı derin düşüncelere götüren bu görüntülerin nedenini anlamak ve açıklamak oldukça güçtü. Hava kararmak üzereyken askerler bir kademe geri çekildiler. Gece çatışma duruyordu. Ancak tank atışları devam ediyordu. Tüm arkadaşlar mağarada toplandık. Tek eksiğimiz kara çaydanlıkta kaynayan çayımızdı. Odunumuz olmadığı için ısınamıyorduk. "Bari çay kaynatacağımız kadar odunumuz olsaydı" diyordu bir arkadaş. Hani buz tutmuş parmakların arasında sıcacık bir çaya hiç kimse hayır demezdi. Radyodan haberleri dinliyorduk. Spiker, Hakkari il sınırında bir grup terörist ile girilen çatışmada, birçok teröristin öldürüldüğünü, henüz diğerlerinin ele geçirilmediğini ve çatışmanın son hızla devam ettiğini söylüyordu. Mağaranın içi kahkahalarla doldu. Bir arkadaş, "kendi cenazelerini terörist diye tanıtıyorlar herhalde" dedi. Oysa bizden, tek bir arkadaşın bile burnu kanamamıştı. Bu haberle ne yapmak istediklerini çok iyi anlıyorduk. Nöbetçiler ve pusu grubu dışındakiler, dinlenmeye çekildiler. Çünkü gün ağarır ağarmaz çatışma yeniden başlayacaktı. İkinci gün sabah ilk atışları kobra yaptı. Ardından tank, sonra da havan atışları oldu. Kısa sürdü. Karadan saldıracaklarını tahmin ediyorduk. Asker sayılarında da artış görünüyordu. Çeteler savunma amaçlı karşımızda mevzilenmişlerdi. Çoğu akrabam olmasına rağmen ve onların hangi şartlar altında silah aldıklarını bildiğim halde, onların düşman saflarında olmalarını gururuma yediremiyordum. Kurşun sıkmıyorlarsa da, öncülük yapmıyorlarsa da onların yanında oluşları dahi bir ihanetti. Askerlerin arasında Ayşeciklerin geldiğini gördük. Onlardan da vurulanlar oldu. Savaşa neden katıldıklarını anlayamadığım bu kadınların hangi amaç uğruna ya da ne gibi çıkarlar için gelmiş olduklarını bir türlü tahmin edemiyordum. Onları Navgıre tepesinde özel timlerle kar topu oynarken izlediğimde asker olmaktan, amacına bağlı kadınlar olmaktan çok uzak olduklarını anladım. Bunlar olsa olsa toplumda dikiş tutturamamış, kendilerini herhangi bir yerde konumlandıramamış ya da ahlaki olarak dışlanmış kadınlar olmalılar diye düşünüyordum. Yoksa hiçbir Türk ailesinin gencecik kızlarını bu askerlerin arasına göndermeleri mümkün olamazdı. Her türlü ahlaki, kültürel değerden yalıtılmış, tek amaçları öldürmek olan bu insanlarla yaşamalarına müsaade etmezlerdi... Çünkü hiçbir inanç, özgürlük taşımayan bu katılımda zavallı kızlar sadece cinsel obje olarak kullanılıyordu. Öğleden sonra kobra mevzimizin çok yakınına indirme yaptı. Kobra alçalmaya cesaret edemediğinden askerler yüksek bir mesafeden kendilerini yere atıyorlardı. Onlara ateş açınca kaçacak yer bulamadılar. Bombalarla saldırı düzenledik ve o günkü altıncı saldırı teşebbüssünü de kırmış olduk. Bir arkadaş kobradan kamera çekimlerinin yapıldığını söylüyordu. Akşam radyoyu dinlediğimizde dün akşamki haberin devamı veriliyordu. Önemli bir gücü kırılan teröristleri bir süre sonra ele geçireceklerini ve kendilerinden hiç kayıp verilmediğini söylüyordu. Bizi kaygılandıran bir diğer konu ise partiye hiçbir bilgi veremeyişimizdi. İlk gün durumumuzu aktarıp, nasıl davranacağımıza yönelik talimat isterken, eyalet yönetimi benim araziyi iyi bildiğimi söylemişti. Bu, şu anlama geliyordu; Botan'a gidecektik. Çünkü o yolu tek bilen bendim. Arkadaşlar radyodan aldıkları haber ile merak içinde kalmışlardır kaygısını yoğun yaşıyorduk. Küçük bir fırsat bulup bilgilendirmeyi o kadar çok istiyorduk ki. Ama büyük cihazımızı çalıştırabileceğimiz akümüz bitmişti. Küçük cihazla ise çok uzak mesafelerle bağlantı kurulamıyordu. Üçüncü gün hava aydınlığında, Hakkari, Beytüşşebap ve Şırnak yollarının tutulduğunu ve asker sayısının üçe katlanmış olduğunu gördük. Her gün bir diğerine göre daha ağır yöneliyor, sonuç alamayınca daha da kızıyorlardı. Bizim için tek bir yol açık bırakılmıştı. Bu yolda karın içinde ölmemiz anlamına geliyordu. "Teslim olun" çağrıları artıyordu. Partinin bize yardım edemeyeceğini söyleyerek ümidimizi kırmaya çalışıyorlardı. Cephanemiz bir sonraki gün bitebilirdi. Bunun yanında yukarı mağaraya taşıdığımız az miktardaki erzağımız da bitmek üzereydi. Ve düşman şiddeti gittikçe artıyordu. Bölük yönetimi olarak durumumuzu değerlendirdik. En mantıklı kararı almaya çalıştık. Kararımız; bir takım bu gece Kato Marinos'a doğru gidecekti. Giden grup yolu açmış olacaktı. Ayrıca iki gruba ayrılmış olacaktık. Ertesi gün kalan takım çatışacak diğerleri operasyon alanının dışına çıkacaktı. Akşam kalan takım Kato Marinos'a geri çekilecekti. Kato Kavala ile Kato Marinos arasında bir buçuk saatlik yol olsa da, bu yolu en hızlı şekilde almak için gruplar az sayıda olmalıydı. Hava karardıktan sonra bir takımımız Kato Marinos'a doğru yol aldı. Onlardan ayrılmak zor geliyordu, fakat savaşı en mantıklı kararı aldığımızda kazanabileceğimizi biliyorduk. Küçük cihazla sürekli bağlantı kuruyor, onların Kato Marinos'a yürüyüşlerini dakika dakika takip ediyorduk. Düşman bir grubun çıktığını öğrenince o an bir çatışma başlayacağından emindik. Bu nedenle hava aydınlanmadan ulaşmaları gerekiyordu. Metrelerce karı yarıp yürümenin zorluğunu hepimiz bildiğimiz için gecikmeye anlam verebiliyorduk. Neyse ki grup, hava aydınlanmadan hedeflenen mağaraya ulaştı. Sıra bizdeydi. Bu gece bizde onlara ulaşacak, sonra Botan'a gidecektik. Ama gün boyu sürecek olan çatışmaya katılmak zorundaydık. Saat altıda başladık. Hava öylesine güzeldi ki bazen tüm silahların susmasını ve başımı gökyüzüne kaldırıp mavilik içinde hayallere dalmak istiyordum. Ya da bizi tüm çatışma boyunca yalnız bırakmayan atmacaların kanadına takılmayı. Şimdi ne yüzümde çocukların coşkusunun tebessümü ne de gökyüzünün sakinliği yüreğimdeydi. Sadece mermi, roket, havan ve top... Yaşamımı adadığım güzel günlere olan inancın dirayetini hissediyordum. Artık ne başka bir yaşama çağrı ne de ölümün soğuk nefesi beni ilgilendirmiyordu. Günlerdir direncimizi kırmak için her türlü yolu denediler. Ve hiçbir sonuç alamadılar. Oysa ki bizim sadece kleşimiz ve BKC'miz vardı. Onların ise sayamadığım kadar ve çeşitte silahları, on binlere varan askeri vardı. Ben bile şaşırıyordum bazen. Bu dengesiz koşullarda nasıl savaşabildiğimize. O gün karın içinde kanal yaptık. Ucu uçuruma açılıyordu. O yönü kontrol etmek ve gelebilecek saldırıyı kırabilmek içindi. Deşifre etmemek için elimizden gelen tüm hassasiyeti gösteriyorduk. Hatta karın içinde saatlerce kalıp ince bir sızı saplanan ayaklarımızı ısıtmak için dahi hiçbir şey yapamıyorduk. Düşman biraz yakınlaşınca B-7 kullanıyorduk. B-7 roketlerinin hiçbir etkisi olmazken basıncından dolayı mevzimizin tüm karı üzerimize yığılıyor ve yerimiz deşifre oluyordu. Ağır silahlar karı dökülmüş mevzilerimize doğru çalışmaya başladı. Yanımdaki arkadaş, "başka bir kayanın arkasına gidelim" diyordu. Yerimiz yine deşifre olmuştu. Sonunda kendimizi büyük bir kayanın arkasına attık. Ve akşama kadar oradan çıkmadık. Arkadaşlarla bağlantı kurduğumda, "bu gece bize ulaşın, çıkıp gidelim" diyorlardı. Düşman bir grubun bizden ayrıldığını anlamıştı. Fakat kaç kişilik bir grup olduğunu tahmin edemiyordu. Ona göre açık bıraktığı boğazdan geçecektik. Ve bizi tank pususuna düşürecekti. Oysa biz tam tersini hatta onun bile tahmin etmekte güçlü çektiği yolu seçmiştik. Botan'a gidecektik. Arkadaşlara geleceğimizi söyledik. Dolunaysız bir gece başlamak üzereydi. Yürüyüş hazırlıkları tamamlanmış, zamanın gelmesini bekliyorduk. Radyoda "uzun ince bir yoldayım" türküsü söyleniyordu. Ardından haberler başladı. Seksen beş teröristin öldürüldüğü söyleniyordu. Oysa toplam sayımız altmış üçtü. Gün yerini zifiri karanlığa bırakınca günlerdir savaştığımız mevziden ve mağaradan ayrıldık. Yeni bir maceraya atılmanın heyecanı ve kurtuluşun umuduyla dolmuştu içim. Hiçbir kayıp vermeden yürüttüğümüz çatışmanın son ve en tehlikeli aşamasıydı. Artık düşmanlarımıza bir yenisini daha ekleyebilirdik. Kar... Gerillanın belli başlı düşmanları kar da önemli bir yer tutar. Kaç gerillanın ellerini ve ayaklarını almıştır. Kaç gerillayı ölüm uykusuna daldırmış ve yorgan gibi örtmüştür üstünü. Yola çıktığımızda bir mücadeleyi başarmış oluyorduk. Ama yeni bir savaşın başladığından habersiz de değildik. Kara karşı ne sıkacağımız bir mermimiz ne de patlatacağımız bombalarımız vardı. Sadece irademiz ve arkadaşlara ulaşmanın kararlılığı vardı. Önce Marinos'a ulaşmalıydık. Yola çıktık. İlk grubumuzun açtığı izden ilerliyorduk. Tek kişilik tüneli andırıyordu. Hızlı yürümek istesek de günlerin yorgunluğu ve besinsizlik adımlarımızı ağrılaştırıyordu. Bir buçuk saatlik yolumuzun sabaha kadar süreceği gerçeği beni oldukça korkutuyordu. Korkuyordum çünkü bu kadar uzun süre karda kalmak bir felaketi getirebilirdi. Sürekli olarak "çabuk olun" talimatını tekrarlıyorsam da arkadaşlar güçlerini sonuna kadar kullandıklarından tempoda bir yükseliş olmuyordu. Marinos yolunun üzerinde tek tek evler hayvanlar için yapılmış gomlar, ahırlar vardı. Evlerin çoğu bozulmuş olsa da bir kısmı hala ayakta duruyordu. Yaz aylarında gelir burada dinlenirdik. Buz gibi çeşmeleri ve serin gölgeli ağaçları vardı. Marinos'a her geldiğimde orada çocukların cıvıl cıvıl oynayışlarını Berilerin kovalarının seslerini ve birbirine karışan hayvan seslerini duyar gibi olurdum. Şimdi karanlığın içinde soğuk, beyaza boyanmış yerleri tanımakta bile zorluk çekiyordum. Birden gruptan bir arkadaşın yürüyemediğini söylediler. Sıramdan çıkıp arkadaşların yanına gittim. Takatten düşmüş, sürekli uyumak istediğini söylüyordu. Ona, durmamızın çok tehlikeli olacağını, donma ihtimalimizin yüksek olduğunu söylediysem de arkadaş vücudunun sızılarından başka hiçbir şey duymuyordu. Geç kalmamız halinde düşman bizi kısa bir sürede bulabilirdi. Yolumuz az kalmıştı. Fakat arkadaşın durumu iyi olmadığından onu yol üzerindeki yıkık eve götürmek zorunda kaldık. Yaklaşık yarım saat sonra ulaşacağımız mağaraya bu gece gidemeyecek ve Botan'a girişimiz bir gün daha uzayacaktı. Arkadaşın elleri ve ayakları yanmıştı. Ona ilk yardım müdahalesini yaptıktan sonra beklemeye başladık. Sabah yolu takip ederek mağaraya kadar gelen kobra bulunduğumuz evin üstünden uçmuştu. Ancak yol devam ettiği için ayrıca mağaraya yakın olduğu için o evde kaldığımızı tahmin etmeyecekti. Yine de her ihtimale karşı güvenlik tedbirlerimizi alıp şafağın sökmesini bekledik. Ayağı ve elleri yanan arkadaşın inlemeleri ile sabahı karşıladık. Bulutsuz gökyüzü koyu mavi renge çalıyordu. Rüzgar hala kuzeyden esiyor ve aynı soğukluğu taşıyordu. Hava aydınlandıkça evin içini daha iyi görebiliyor ve savaşabileceğimiz yerleri düzenliyorduk. Çok geçmeden düşman gece terk ettiğimiz mağaraya saldırı düzenledi. Orada bir grubun daha olduğundan o kadar emindi ki teslim olun çağrılarını daha da arttırmışlardı. Sesler bize ulaşıyor ve bizim aramızda espri konusu oluyordu. Öğleye kadar süren saldırılar oradan ayrıldığımızı fark etmediklerini gösteriyordu. Akşama doğru izleri takip ederek Marinos'taki mağaraya kadar gelen kobranın içinde bulunduğumuz evin üstünden alçaktan uçuşu bizi fark ettiklerini düşündürmüştü. Düşman Marinos'taki mağarada olmadığımızdan emin olduktan sonra eski yerimize girdiler. Mağarayı taradılar. Mağaradaki arkadaşlar bize çağrı yapmışlardı. Köyün hemen üzerindeki tepede askerlerin olduğunu söylemişlerdi. Burada çatışmaya girmek imha olmak anlamına gelirdi. Evin içine düşmüş taşlardan hızla mevziler yaptık sonra küçük pencereler açtık. Gerçi evin iki roketle üzerimize yıkılacağından emindik. Askerler boğaza kadar gelip geçiş yerlerimizi kontrol ettiler yaklaşık sekiz yüz metreye kadar yaklaştılar. Fakat evde olabileceğimizi tahmin etmiyorlardı. Çünkü mağaraya çok yakındık ve bu derece zorlandığımızı tahmin etmiyorlardı. Akşama kadar mevzimizde bekledik. Hava kararır kararmaz mağaraya doğru yol aldık. Yürüyüşümüz önceki geceye oranla daha ağır ilerliyordu. Mağaraya ulaştığımızda saat gece yarısını gösteriyordu. Artık burayı terk etmemiz mümkün değildi. Çünkü yola çıkmamız halinde, ne bir ormanlığa ulaşabilirdik ne de bir köye. En büyük dezavantajımız ise savaşabileceğimiz bir yerin olmamasıydı. Mağaranın üzerinde üç yüz metre uzunluğunda bir uçurum olmasının yanı sıra kapısı da yıkık evlere ve uzun bir düzlüğe bakıyordu. Mağara iki oda büyüklüğünde bir salona ve ev kapılarını andıran bir kapıya sahipti. Gözlerim bu kapının ayrıntılarına takılırken, bir yandan da buranın bir doğa harikasından çok, insan eliyle yapılmış olabileceğini düşünüyordum. İçinde yaz aylarından kalan erzağı, çatışma başlamadan önce ekmek ve yemek olarak değerlendirmek istedik. Önümüzde uzun ve yorucu bir yol vardı. Üç arkadaş mağaranın hemen dışındaki küçük bir kaya aralığında ekmek yapmaya başladılar. Bizler ise mağaranın içinde saatin geçmesini bekliyorduk. Oysa ki gün daha yeni ışıyordu. Günün bize neler getireceğini tahmin etmek güç değildi. Fakat sonuçlarını düşünmek ağır geliyordu. Savaşa bileceğimiz bir yerimizin olmaması en çok sıkıntı veren yöndü. Artık her şeyi oluruna bırakmak zorundaydık. Olayları önceden planlayıp ona göre hareket etmek yerine anında kara almak zorundaydık. Çünkü savaştaki inisiyatifimizin bir yönünü kaybetmiştik. Savunma pozisyonundaydık. Gerilla açısından düşmanın karşısında savunmada olmak kabul edilebilir bir durum değildir. Alışık değildik. Saat altı olmuştu. Önce mağaranın önündeki küçük sırta indirme yapıldı. Ardından Marinos köyünden asker gelmeye başladı. Sonra mağaranın çevresinde geniş bir çember atıldı. Ekmek yapmaya çalışan arkadaşlar çalışmalarını durdurmuş mevzilenmişlerdi. Düşmanın bu hazırlıkları sadece yarım saat sürdü. Ve altı buçukta her zamankinden daha ağır geçen çatışma başladı. Artık fazla karşılık vermiyorduk. Bu ilk önce bize ağır gelse de, yavaş yavaş alıştık. Nasıl olsa yaklaşamıyorlardı. Boşu boşuna karşılık vermemek daha iyiyiydi. Sadece saldırıya geçtiklerinde ve yakınlaştıklarında vuruyorduk onlara. Kobra atışları mağara kapısının yere gömülü olmasından dolayı etkili olamıyordu. Mağaranın karşısındaki sırttan B-7, lav silahı, doçka ara vermeden çalışıyordu. Ve mağaranın önünde kardan oluşmuş küçük vadilerden saldırılar düzenliyorlardı. Dışarıda ekmek yapımı için kalan üç arkadaş karadan yapılan tüm saldırıları kırıyorlardı. Bizler mağaranın kapısını taşlarla bir güzel ördükten sonra açık bıraktığımız küçük pencereden BKC silahımızı çalıştırıyorduk. Bazen derin düşüncelere dalıyordum. Eğer cephanemiz olsaydı ilk yerimizden hiç ayrılmaz savaşırdık. Çünkü orada hem düşmanı takip edebiliyorduk hem de düşmana karşı oldukça inisiyatifliydik, fakat şimdi dışarıdaki üç arkadaşın dışında kimse savaşamıyor ve buradan nasıl kurtulunacağını bilemiyorduk. Zaman çok zorlu geçiyordu. Ölümü hissetmeye başlamıştım. Ölmek korkutmuyordu beni. Kaç kez soluğunu duydum ensemde, kaç kez usulca kaçıverdim pusularından. Ve kaç kez sırat köprüsünden geri döndüm çatışmalarda. Onun geleceği değildi içimi ürperten, vakitsiz oluşuydu. Kimse öğrenemeyecekti günlerce nasıl canımızı dişimize takıp savaştığımızı. Düşman diye bildiğimiz kardan yaptığımız mevzilerde sabahlara kadar nöbet tuttuğumuzu ve tek hayalimizin arkadaşlara ulaşmak olduğunu. Bir yolunu bulup bunları anlatmalıydık. Birden mağaranın içini dolduran bir ses yükseldi, "Biji Serok Apo" ve ardından diğerleri. Ses kulakları patlatırcasına yankılanıyordu birazdan mezar olacak mağaranın duvarlarında. Ölüme şereflice yürümenin ilk adımını atıyorduk. Bu kutsal sözcükler direnişimizin sebebi ve gerekçesiydi. Herkes duymalıydı, bu ses düşmanın beynini çatlatmalıydı. Bir arkadaş başka bir arkadaşın omzuna çıkmış, mağaranın tavanını inceliyordu. "Ne yapıyorsunuz" dedim. Arkadaş, "Küçükte olsa bir yer arıyorum. O bulacağımız yere genç ve zayıf bir arkadaş yerleştireceğiz. Böylelikle kurtulur ve olup biten her şeyi partiye anlatır" dedi. Bulunacak olan yere bir arkadaşın girmesi düşüncesi kimsece kabul görmüyordu çünkü hiç kimse o acı sonu görmek, onun tanığı olmak ve bir ömür boyunca onun hesabını yaşamak istemiyordu. Kurtulmak ölümden daha beterdi. Aramızda en yeni ve en genç olanını seçtik. Onu bulacağımız kaya yarıklarının içine yerleştirecektik. Bunları düşünürken B-7 basıncıyla fırlayan küçük bir taş kafama çarptı. Dikkatimi mağaranın kapısı çekti. Öyle ateş açılmıştı ki mağara girişinde hiç kar kalmamıştı. Arkadaşların yüzlerine, gözlerine bakıyordum; en ufak bir korku, kuşku ifadesi yoktu. Birazdan savunmasız kaldığımız bu daracık mağarada hepimizin öleceğinden emindik. Düşman son sınıra dayanmıştı. Yerimiz kurtuluş için fazla şans tanımıyordu. Üstü uçurum, alt tarafı küçük vadiler sadece geldiğimiz yol ve aynı hizadan gidiş vardı. Ki o yol tamamıyla çembere alınmıştı. Çemberi yarıp geçmek oldukça zordu. Yeni bir düzenleme yaptık. Bir takım Kato, Meydan Belekê, Kaşura hattından Metina'ya geçecekti. Diğer takım ise Beytüşşebab üzeri Botan'a gidecekti. Arkadaşların hepsi Zagroslar'da gerillacılık yapmıştı. Bu nedenle Botan yönünde arazi öncülüğünü ben yapacaktım. Hazırlıklara başladık. Mağarada yazdan kalan erzağı korumak amacıyla naylon örtülmüştü. Mücevher bulmuş kadar sevinmiştik. Naylonu israf etmeden herkese bir parça verildi. Sonra bu naylonlardan çoraplar yapıldı. En altta yünlü çorap, onun üstüne bantlanmış naylondan yaptığımız çorap ve en üste de koruması için başka bir çorap giymiştik. Hazırlığımız sadece başka alana geçmek için herhangi bir çatışmaya da hazır olmaya yönelikti. Yürüyüşümüz hesap ettiğimizden daha uzun ve zorlu geçebilirdi. Buna karşı tedbir almak, savaşı yarı yarıya kazanmak anlamına geliyordu. Kar yanığı en çok korku yaratandı. Düşmandan bu derece korkmuyorduk, fakat karın acımasızlığı diyebilirim ki, hepimizin içini ürpertiyordu. Daha önceden hazırladığımız kar ayakkabılarımızı (lekanlar) yürüyüş öncülerimize verdik. Yürüyüşe hazır bir şekilde, havanın kararmasını bekliyorduk. Çatışmayı üç arkadaş akşama kadar sürdürmüş ve düşmana ağır kayıplar verdirmişlerdi. Askerlerin bazıları yaralanmış, kurtarılmayı bekliyordu. Bazıları ise kurtarılamayacağını düşünüp, avazı çıktığı kadar imdat diliyordu. Düşmanın, yaralıları almak için havanın kararmasını beklediğini biliyorduk. Bu oradan ayrılışımız için önemli bir fırsattı. Onları çekerken, ışıldak atamayacaklardı. Tekrar vurulmayı göze alamayacaklarına göre, ışıldak atmadan yaralılarını alacak, bizler de bu karanlık dakikalardan faydalanıp, çemberin dışına çıkacaktık. Saat altı buçuktu. Akşamın koyu karanlığı Kato Marinos'u ilk defa bu kadar güzel kaplamış, her yanı büyülü bir hava sarmıştı. İçim kıpır kıpırdı. Sevinç miydi, bilemiyorum. Ama bu, daracık, savunmasız yerden kurtuluş inanılmaz bir coşku yaratıyordu. Yolda şehit düşme tehlikesi, en az mağarada olduğu kadardı. Aradaki fark; birinde eli kolu bağlı bir konumda kalınırken, diğerinde kurtuluşun mücadelesi olmasıydı. Bu nedenle içimde tarifi zor bir sevinç duyuyordum. Sonunda Botan'a gidecektim. Ayrılmayı hiç istemediğim o dağlara, arkadaşlara tekrar kavuşacaktım. Metina yönüne gidecek olan grup önden çıktı. Dört yüz metre ilerledikten sonra çemberi yarıp çıktıklarına dair haber verdiler. Sıra bizdeydi. Yola çıktığımızda düşman hala yaralılarını çekiyordu. Büyük bir fırsattı. Değerlendirip yürüyüşümüze hız verdik. Fakat henüz iki yüz metre ilerlemiştik ki, ilk ışıldağı attılar. Silah sesleri gelmeye başladı. Dönüp arkama baktığımda gecenin karanlığını yaran izli mermiler mağaraya doğru gidiyordu. "Sevincim yerinde bir sevinçmiş demek ki" diye geçirdim içimden. Çünkü orada kalmış olsaydık aynı çaresiz, çözümsüz ruh halini yaşıyor olacaktık. Her ne kadar çemberi henüz yaramamışsak da kurtulmuş sayılırdık. Işıldak atılınca kendimizi yere atıyor, sönmeye başlayınca da yolumuza devam ediyorduk. Düşman yaklaşık on beş, yirmi metre uzağımızdaki küçük vadilere sığınmıştı. Pratik ocaklarını yakmış ısınıyorlardı. Soğuk havaya karşı dayanıksız oldukları kadar, onları vuracağımızdan da çekiniyorlardı. Çemberden çıktıktan sonra Çelê Belekê tepesine ulaştık. "Önden çıkan grubumuz çoktan Güney'in yolunu tutmuştur" diye düşünürken Meydan Zergelê tepesine varmadan geldiğimiz yönde sesler duyduk. Aklıma ilk gelen düşmanın mağaradan çıktığımızı fark edip izleri takip etmesiydi. Sonra mağaraya gece saldırmaya cesaret etmeyeceklerini düşündüm. Cihazımı açıp çağrı yapınca Güney'e gidecek olan grup cevap verdi. Kısa bir süre sonra bize ulaştılar. Kato'yu geçemediklerini, bu yüzden dönüp izlerimizi takip ettiklerini söylediler. Böylelikle sonbahardan bu yana birlikte başladığımız yolculuğumuza birlikte devam edecektik. Yola koyulduk. Nasıl ki bir denizde dalgalara bakılarak yol bulunamıyorsa ya da bulutlara bakılarak yön belirlenemiyorsa aynı bir deniz kadar sonsuz ve gökyüzü kadar izsiz olan Beytüşşebap zozanlarında da kara bakarak yön belirlenemez. Karın metrelere ulaştığı ve rüzgarın kardan oluşturduğu vadilerin sayısını yüzleri bulduğu bu mevsimde yola çıkmak oldukça cesaret ve güven istiyordu. Ne pusulaya ne de koordinatlara ihtiyacımız vardı. Sadece başımı kaldırıp gökyüzündeki takım yıldızlarına bakmam yetiyordu. En önde yürüyordum. Hem yol açıyor hem de yönü belirliyordum. Arazi tanımada kendime güvendiğim kadar arkadaşların da bana güvendiğini biliyordum. Bazen kardan bir duvar ile karşılaşıyorduk bazen yürüyüş hattımız on beş yirmi metre aşağı kayıyordu. Bazen de el ele tutuşup vadiye kadar kayıyorduk. Ne olursa olsun hiç durmuyor hep ilerliyorduk. Durmak ölüm anlamına geliyordu. Yolu şaşırsak da, kaybetsek de, yorgunluktan bitkin düşsek de yürüyorduk. Ancak yürüyüş tempomuzu düşüren ayakları yanan arkadaş hepimizi zorluyordu. Bu arkadaşın ayakları daha önceden yanmış olduğu için yürümekte oldukça zorluk çekiyordu. Marinos'taki noktamız ile köy arasındaki dört saatlik mesafeyi sabaha kadar yürüyerek aldık. Köyün hemen üstündeki sırta ulaştığımızda gün ışımıştı. İki arkadaşla malzemeleri almak istedik. Bu sırada iki kobra yolu takip ederek geliyordu. Arkadaşlar kendilerini karın içinde kamufle ettiler. Gün ışıdığından itibaren bizi gören köylüler yardıma koştular. Köye girmenin köylüler açısından çok tehlikeli olacağını düşünerek uzakta beklemeyi daha uygun bulmuştuk. Oysa köylüler çatışmayı günü gününe radyodan takip etmiş, bizi görünce de oldukça şaşırmışlardı. Çünkü onlara göre hepimiz şehit düşmüştük. Halk bu söylentiye fazla inanmış olmasa da, yaralılarımızın ve şehitlerimizin olduğuna emindiler. Köyün yurtseverliği oldukça uzun bir tarihe dayanıyordu. Çevresindeki tüm köylere koruculaştırma dayatılmıştı. Bu nedenle bazı köylüler silah alıp bize karşı savaşırken bazı köylülerde bilinmeyen şehirlere göç etmişti. Fakat o köy tüm baskılara, işkencelere rağmen baş eğmemiş, ne silah almış ne de topraklarını tek etmişlerdi. O köye inmemiz birazdan başlayacak olan çatışmaya köylüleri katmak anlamına geldiği için, onlara zarar vermeyi hiç istemiyorduk. Köye inmeyecek yolumuza devam edecektik. Köylüler çok uzak mesafeden geldiğimizi görmüş, fakat inanmamışlar. Hem bizim bu mevsimde böylesi bir yürüyüşü yapmamızı tahmin etmemişler hem de günlerdir radyodan takip ettikleri çatışmadan sağ kurtulabileceğimizi düşünmemişlerdi. Düşman olabilir diye evlerine girmiş kapılarını kapamışlardı. Bizi görünce tüm köy halkı dışarı çıkıp, arkadaşlara doğru gitmeye başladılar. Onlara birazdan düşmanın gelebileceğini zarar görebileceklerini söylediysek de hiç biri durmadı. Bir kadın dönüp bana, "size bir şey olacaksa bize de olsun "dedi. Artık yapacak bir şey kalmamıştı. Kendi yaşamımızı tehlikeye atmıştık. Fakat köylüler izin vermemişti. "Kaç gündür çatışmadasınız. Günlerdir karın içindesiniz, eğer size bir şey olacaksa bizim yaşamımızın ne anlamı kalır" diyordu. Ayakları yanan arkadaşı sırtlarına alarak köye getirdiler. Bu birazdan gelecek olan kobraların köyü yerle bir etmeleri anlamına geliyordu. Çocuklar dahi koşturuyor bizi kurtarmaya çalışıyorlardı. O an günlerdir yaşadığım tüm sıkıntılardan, yorgunluktan bir an sıyrıldığımı ve içimde dünyayı fethedecek kadar gücün olduğunu hissettim. Takatsizliğimden ve son gün mağarada yaşadığım karamsarlıktan utanmaya başladım. Köylüler kendi yaşamlarını evlerini göz göre göre tehlikeye atarken biz savaşta daha kararlı daha güçlü olmalıydık. O gün köyde kaldık. Sağlık sorunları olanların tedavileri yapılırken diğerleri dinlendi. Kobralar gelmedi. Gelmeyişinin nedenini anlamak güç değildi. Köyden üç farklı yöne doğru yol açılmıştı. Birisi Beytüşşebab'a birisi Faraşin'e diğeri ise, başka bir köye gidiyordu. Ya hangi yöne gideceğimizi tahmin edemediler ya da ani bir baskın düşünüyorlardı. Akşama kadar herhangi bir şey olmadığı gibi biz de tüm ihtiyaçlarımızı giderip dinlendik. Artık yola çıkma zamanı gelmişti. Grubumuzdaki yürüyemeyen arkadaşların sağlık sorunları olduğu için onu çete olan, ama bizimle ilişkileri olduğunu bildiğimiz bir köylünün evinde bıraktık. Yola çıkmadan önce kar yağışı başladı. Şans yüzümüze bir kez daha gülmüştü. İz çıkarmadan yolumuza devam edecektik. o gece gayet tempolu bir yürüyüşle Istırvan köyüne ulaştık. Köy halkı radyodan öğrendikleri haberden etkilenmişti. Radyoda seksen iki teröristin öldürüldüğünü, cenazelerin uçurumlardan düştüğünü, baharda çıkarılabileceğini söylüyordu. Bu haber üzerine tüm çevre köyler bizim şehit düştüğümüzü düşünürken karşılarına birden bire çıkışımız onları oldukça şaşırttı. Nasıl kurtulduğumuza dair sorular soruyorlardı. Akşama doğru yola çıktık. Katoların arkasından Besta'ya doğru ilerledik. Besta'ya ulaştığımızda Parti Önderliği bir kutlama mesajı göndermişti. Eyalet yönetimi ise kutlama amaçlı bir toplantı düzenledi. Sonunda arkadaşlara kavuşmanın mutluluğu ile, o kışı Cudi'de yoldaşlarımızla birlikte geçirdik. Rıza Betkarê |
|
|
|
![]() |
| Bookmarks |
| Etiketler |
| cudiye, karlı, levineden, yol |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
![]() |
Design By: JB-Team
Powered by JBulletin® Jiyan-Board Version
Copyright ©2007 - 2010, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.5.0 RC2
|
![]() |