|
Jiyan-Board
|
|||||||
| Cezalilar | Tüm Albümler | Roj Tv Zindi | Üye Listesi | Ajanda | Arama | Bugünki Mesajlar | Forumları Okundu Kabul Et |
|
||
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 (permalink) |
|
Üye
|
Bu toprakların anaları[/b]
"Bak kurban... ben ananızam!" Sabahın erken saatleriydi. Ocak ayının soğuk günlerinden birini yaşıyorduk yine. Uzanmıştım. Yanı başımdaki telsizden gelen çağrı sesiyle irkilip, yerimden kalkmam bir oldu. "Keklik tamamdır!" diyen sese doğru kulaklarımı kabartmış, dikkatle dinliyordum. Gıre Sor'daydık. Şerefkan'nın güneyi ile Memikan'ın kuzeyinde operasyon çıkacağına dair ihtimaller vardı. Günlerdir hazırlıklarımız sürüyordu. Son olarak, bazı ihtiyaçlarımızı giderdikten sonra mevzilenebilirdik. Pusu grubumuz, nöbetçilerimiz, tepecilerimiz hepsi hazırdı. Telsiz konuşmaları sürüp gidiyordu. Karşı taraftan konuşan, Kargo lakaplı arkadaşımız, uzun boylu ve biraz da iri yarıca olan Kargo Süleyman'dı. Milis iken kargo arabasıyla arkadaşların ihtiyaçlarını karşıladığı için yöredeki gerillalar kendisine bu ismi takmışlardı. Ve yıllardır işini titizlikle yapıyordu Kargo Süleyman. "Gün bizim günümüz. Gerekeni yaparsınız!" derken ki yüz ifadesini gözümün önünde canlandırmaya çalışıyorum. Bir yandan da hemen yanı başımdaki telsizden cevap veren İsa arkadaşı izliyordum. Yüzündeki kararlılığın bir benzerinin de karşı taraftan gelen sese ait olduğu derinden hissediyorum. İsa arkadaşın verdiği cevap ile birden telsizler sustu ve silahlar konuşmaya başladı. Tam da "o benim işim. Sen hiç merak etme" demişti. Sanki telsiz konuşmalarını dinledikten sonra karar vermiş gibiydi düşman. O gün öğlene kadar mevzisinde kalan ve çatışan pusu grubumuz etkili vurmuştu. İki silah ile beş adet çanta bile kaldırmışlardı. Bu durum, düşmanı paniğe sokmuştu. Onca hengamede, kayalıkların içinde yolunu şaşırıp kaybolanları, uçurumlardan düşenleri vardı. Karşılaştıkları her şeyden ürker, oraya buraya kaçar olmuşlardı. Hiçbir şey kendilerine aşılandığı gibi değildir çünkü. Ölüleri ve yaralıları vardı. Onları alıp götürecek olan helikopterler, gecikmeden imdatlarına yetişmek üzere yola koyulmuştu. Kobralar ve uçaklarla tüm arazi bomba yağmuruna tutulurken, öğleden sonra da birkaç koldan saldırılarını sürdürdüler. Aynı sabah bizlere "teslim olun!" çağrısında bulunanlar, gün ortasından itibaren her ne kadar saldırıya da geçmiş olsalar, adeta yalvarırcasına "alanı terk edin, gidin" demeye getiriyorlardı. Üstleri, işlerimizi kolay bitirebileceklerine dair birkaç sırt sıvazlayıcı söz ile kandırmıştı onları. "Onlar topu topu bir avuç çapulcu. İşlerini hemen bitirir, dönersiniz" demişlerdi. Zorlanıyorlardı. Bunu, bizlere gönderdikleri bazı ilginç mesajlarından anlıyorduk. Hatta bazısı "sizden kurtulsak bile, komutanlarımızdan kurtulamayız" diyordu. Üstleri tarafından korkutulmuşlardı. Ve bu durumu bizlere dahi duyurdukları olurdu. Öğleden sonra kobra destekli saldırılarına başladılar. Çatışma giderek Memikan ve Kanıka-Araşkan dolaylarında yoğunlaştı ve akşama kadar sürdü. Akşam olup da geri çekildiklerinde, civar köylerinden Xanıkan, Araşkan, Axıkan'ı da yakıp yıkarak gittiler. Bir yandan köyleri bombalarlarken bir yandan da telsizlerinden küfürler yağdırıyorlardı. "Pezevenkler! Kürdistan'ı hele şimdi kurun da görelim!" diye alay ediyordu bir subay yaktıkları köyün karşısında. Yanan köylerin üstünde yükselen duman, akşam çöken hafif sise karışınca her taraf buğulanmıştı. Çıplak gözle fazla uzağı göremiyordum. Dürbünle bakmak istiyorum, ama camlar buğulandığı için onunla da fazla bir şey göremiyordum. Sadece yanan köylerden çıkan dumanları görebiliyordum. Ve çaresizce elleri kolları bağlı bir şekilde bekliyordum. Bir an önce halkın içine, köylere inmek ve durumlarını öğrenmekten başka hiçbir şey düşünemediğim o sıralarda içimi sızlatan acımasız düşman saldırılarının etkisini tüm yoğunluğuyla yaşıyordum. İki gün sonra dayanamadım artık. Bir arkadaşı benimle birlikte köye inmesi için ikna ettim ve birlikte yola koyulduk. Kanıka'ya yaklaştığımızı, burnumuza artarak gelen, ağır yanık kokusundan anlıyorduk. Akşamdı. Kış olduğu için erkenden çöken karanlıkta yolumuza devam ediyor ve köy girişindeki evlerin yanına sokulduğumuzda, soluduğumuz havanın kirliliğini kat kat duyumsuyorduk. Belki ortalık zifiri bir karanlıktaydı; ama şöyle feneri bir yakıp söndürdüğümüzde, her tarafta yanmış hayvan leşlerine, yıkık dökük eşyalara rastlamak mümkündü. İçimi saran ürpertiyle birlikte tüm bedenim dikleşip, terim soğumaya başladı. Elimle alnıma dokununca hissettiğim soğuk ter damlacıklarımı montumla sildikten sonra köy halkının durumunu öğrenmek üzere milsimiz olan Mirze'nin evine yöneldik. Köy evleri arasında sağlam kalanlar olsa da, Mirze'nin evi bombalamadan nasibini almıştı. Bir odası tümüyle yanmış ve yerle bir olmuştu. Bir odalarını zar zor kurtarmışlardı. O da bitişik olan duvarının köşesinden yıkılmıştı. Artık iki gözlü evlerinde bu haliyle oturmak zorundaydılar. Evlerinin önüne vardığımızda içeriden ışık sızmıyordu. "Kimse evde yok galiba" hissim ağır basmıştı. Ama daha dikkatle dinleyince içerden gelen sesler bana cesaret verdi. Ve pencereyi hafifçene tıklattım. Kısık sesle cevap veren biri oldu. Sesi net olmadığından kime ait olduğundan emin olamadım. "Kimsiniz?" sorusu karşılığında "biziz heval!" dedik. Bizleri tanımışlardı. Ama yine de arkadaş olduğumuzdan emin olmak için parolayı söylememizi istediler. İkna olunca, kapılarını yavaşça açıp bizleri içeri aldılar. Evlerine girer girmez ilk dikkatimi çeken pencerenin önüne asmış oldukları koyu renkli, oldukça da kalın battaniyeydi. Dışarı ışık sızmamasının nedeni buydu. Yerler kilim ve halılarla döşenmişti. Ve odanın orta yerine kurulmuş olan soba yanıyordu. "Hayrola, heval Mırze! Neden böyle sessiz sessiz köşene çekilmişsin" dedim. Mirze sağ köşede sedirin üzerine serilmiş renkli basmadan, desenli bir minderin üzerine oturmuştu. Bizleri görür görmez ayağa kalktı. Ve yanımıza doğru yürümeye başladı. Yaşından dolayı hareketleri ağırlaşmıştı. Selamlaştıktan sonra konuşmamı sürdürdüm. "Bir evin vardı onu da yaktılar. Korkacak bir şeyin kalmadı" dedim. O da; "Sizlere bir şey olmasın da, gelen malın başına gelsin heval" diyordu Mirze arkadaş. Ama yüzünde acının derin izleri vardı. Derin bir iç çekerek konuşmasını sürdürdü. "Gerilla ve halk etle tırnak gibidir. Bunu düşman da bilir. Değil midir ki o yüzden güçleri gerillaya yetmeyince halka, bize yetmeyince de gerillaya saldırır dururlar. Tarihte ne yaptılarsa, şimdi de onu yapıyorlar. Ama yanılacaklar." "Vallahi Mirze doğru söylüyorsun" dedim. "Gıre Sor'da çatışmaya girenler sizler miydiniz? Kulp'taki koruculardan öğrendik. Onlarca kayıpları olmuş. Dediklerine göre Araşka yakınlarında bir panzer yakılmış. İçindekilerle birlikte imha olmuş. Askerler hemen köylülerin üzerine gitmiş. Çekiştirerek ve yerlerde sürükleyerek köy meydanına toplamışlar. Canhıraş çocuk çığlıkları ve ağıtlarla cevap veren köy halkının önünde yere yatmaları için emir vermişler. Diri diri on canı yere yatırarak "teröristler öldürüldü!" diye kameraya çekmişler. Haber olarak televizyona vereceklermiş. Artık kimse onların haberlerine de inanmıyor ya!" O konuşurken, gözlerinin etrafındaki çizgilerin derinliğinde bulacaktım kendimi. Göz bebeklerinin üzerine belli belirsiz de olsa inmiş olan ince bir katarakt perdesi gözüme çarpan bir başka özellikti. Mirze konuşurken hafif tombulca bir kadın olan hanımı bizim için sofrayı hazırlamakla meşguldü. Hazırlıklarını tamamlar tamamlamaz, bizleri hızlı hızlı, bir o kadar da sevecen ses tonuyla sofraya buyur etti. Kendisi de bize eşlik edecekti. Oturur oturmaz Mirze'nin yüzüne şöyle bir baktı, sonra o da anlatmaya başladı. Dediklerine göre şu sıralar ortalık toz dumandı. Kimin ne yaptığı, ne yapacağı belli değildi. "Askerler sürekli köylere gelip birilerinin yakasından tutup Kulp'a götürüyorlar. Bir de bakıyorsun geri dönmüş, korucu olmuş. Kim dost, kim düşman artık biz de bilmiyoruz" diyordu. Çaresizliğini dışa vursa da içindeki derin güveni de gizlemiyordu. Değil mi ki, ondan bizlere anlatmaktan çekinmiyordu. Yöre kadınındaki değişimi gözleyebilmek için Mirze'nin hanımına bakmak yeterdi. "1993 yılında şehit düşen bir milisimiz vardı. Oğlu şimdilerde korucu başı olmuş. Köylülere çok çektiriyor!" diye konuşmasını sürdürdü. O akşam önemli bilgiler aldığımız Mirzelerin evinden sessiz ve gizli bir şekilde ayrıldık. Yol boyunda başka köylerde vardı. Hepsinin durumu da benzerdi. Birçoğu yanarak yıkılan evlerde kimseler yaşamıyordu. Bazı köyler tümüyle boşaltılmıştı. Bazısı hala direniyordu, Mirzegiller gibi. "Sağlam bir dört duvar arası olsun da yeter" diyorlardı. Şıketfa Kur mezrasına geldiğimizde bir evin önünde durduk. Ön cephesi simsiyahtı. Kömür gibi olmuştu. Evin etrafını dolaşıp kontrol ettik. Arka cephesindeki pencereye kulaklarımı kabartınca içerde birilerinin olduğuna dair sesler işittim. Kapıyı çaldım. Maviye boyanmış eski bir tahta kapısı vardı evin. Kapı sağlam değildi. Bir tekmeyle açılacak kadar yıpranmıştı. Mavi kapı boyası kabarmış ve en çok da dokunulan tokmağın etrafındaki kısımlarda dökülmeye başlamıştı. Hayret, bu tahta parçası tutuşmamıştı. İçeriden heyecanla "kimsiniz, kimdir o?" diye sordular. "Hevaliz, heval!" deyince; "Heval kim? Heval, meval tanımıyoruz" diye karşılık verdiler. Bizi düşman sanmışlardı. Öyle, "biz hevaliz" dememize de bir çırpıda kanmıyorlardı artık. Gerilla kılığında köylere inen birçok asker, özel tim tanımışlardı. Bu büyük bir tecrübeydi. Temkinli davranmaları için yeterince nedenleri vardı. "Hele kapıyı aç tanırsın!" dedim. İçerden küçük bir kızın sesi geliyordu. "Ana aç, aç! Heval Celal'in sesi bu." Ama tek bir hareketlilik olmuyordu. Kapı dediğim gibi sağlam değildi. Her şeye rağmen doğrusunun kendi rızalarıyla açmalarını beklemek olduğunu düşünüyorduk. Bir süre öyle sessizce bekledik. Sonra kapının yavaşça aralanmasını izledik. Ürkek ve temkinli bir şekilde kapı aralığından bakmaya çalışan ananın gözleri bana takılır takılmaz, ellerini kapı kolundan çekmişti. Ve sonuna kadar açılan gönül kapısıyla bizleri sıcak bir karşılaması oldu. "Ooo heval Celal, nasıl oldu da uğradınız? Hoş geldiniz. Hoş geldiniz. Haydi çabuk girin. Size kurban olurum. Nerede kaldınız" diye bizi bir acele, bir telaş gizlice içeri aldı. Kapıyı sımsıkı yokladıktan sonra bizlere sarılıp gözlerimizden, alnımızdan öptü. El öptürmeyi pek sevmezdi Sevê ana. "Vallahi, işte buradayız ana. Bizlerin nereye, ne zaman, nasıl gideceği pek belli olmuyor. Köylere yöneldiklerini biliyorduk. İntikamınızı da aldık. Ama yetmez. Daha da alacağız. Tabii düşmandır. Tavuğumuzu da öldürse kendisi için kardır" derken ananın yaşadığı tüm acılara rağmen bunları bizlere hissettirmemekteki çabasına şaşırıyordum. Benim ona söylemek isteyip de söyleyemediklerimi anlatmaya onun yüz ifadesi yeterdi. Bu duruma üzülerek hiçbir şey elde edeceğimizi, metanetli olup doğrusu neyse zamanı geldiğinde onu yapmak gerektiğini biliyordu o da. "Siz ne düşünüyorsunuz? Kalacak mısınız, gidecek misiniz. Herhangi bir hazırlığınız var mı?" diye sordum. Ona sürekli ana diye hitap ediyordum. Sevê ana; "canınız sağ olsun. Düşman on sefer de gelip yaksa yine de kalacağız. Buradan çıkmayacağız. Yalnız gidiş gelişlerinizde dikkatli olun. Hele gündüzleri hiç gelmeyin, çünkü köy boşaltıldı. Bundan sonra da hep kontrole geleceklerdir!" diyordu. Sözlerinden de daha derin bir iç dünyasının olduğunu onu ancak yakından tanıyanlar anlayabilirler. Sevê ananın iki kızı bir de oğlu vardı. Kocası Ape İhsan köye ayda yılda bir ya uğrar ya uğramazdı. O da milislik yapıyordu. Düşman; "yakalarsak burnundan fitil fitil getireceğiz" diyordu onun için. Çoğu kez ana da bilmezdi nerede olduğunu. Ananın yakın çevresi yurtseverdi. Onların etkisini yoğun bir şekilde yaşıyordu. Emeği ve çabası işte bu bağlar üzerinde filizleniyordu. Saf ve duygu yüklü bir insan olmasının kaynağında da bu vardı. Bizleri sürekli uyarırdı. Tehlikeleri sezgi gücüyle algılayan ananın koruma içgüdüsü bilinçle yoğrulup taştıkça yürek kabarışlarını kimse engelleyemezdi. Bizlere yaptığı uyarılarının hepsi yerindeydi. Kendisinden ayrılma zamanı da gelip çatmıştı sonunda. İzin isteyip ayrıldığımızda sanki kendi çocuklarını uğurlar gibi kollayıcı bakışlarla arkamızdan uzun uzun izledi. Sevê ana kış boyunca üç çocuğuyla birlikte Şıkefta Kur mezrasında kaldı. Kış bitip de bahara girince düşman yine köylere yönelmeye başladı. Kürdistan'ın birçok bölgesinde gerillayı hedeflemiş olan düşman, amacına ulaşamadığı ölçüde bu sefer de halka saldırıyordu. Sevê ananın evi de bundan nasibini almıştı. Kaldığı evi yeniden yaktılar. "İlla bu köyden çıkacaksınız" diye dayatsalar da Sevê ana; "öldürseler de çıkmayacağız" diye diretiyordu. Yanan evlerinin sağlam kalan tek bir duvarı yoktu. İstemeyerek de olsa Mala Keşe'ye yerleşmek zorundaydılar. Taşındıkları yeni evden, sırf bizimle olan bağlantılarını koparmamak için yağmur, çamur demeden her gece yakılmış olan eski evlerinin nöbetini tutmaya geliyorlardı. Yanına çocuklarından bir tanesini alıp her gece tanıdık birileri geçer diye bekliyor ve dua ediyorlarmış. Nisan ayının yüklü bulutları, rüzgarın yardımıyla taşıdıklarını bir kovadan dökercesine boşaltıyordu. Her tarafta küçük dere yatakları oluşmuştu. Çamurlu dere sularından geçerken ayakkabılarımızın içine dolup taşan sular, yere her basışımızda yanlardan fışkırıyordu. Ayaklarımdan gelen bu vıcıklayan sesten kurtulmak için ikide bir ayakkabılarımı çıkarıyordum. Birikmiş olan suları boşaltmaya çalışsam da o karanlıkta ne zaman, nerede yine bir su göletine basacağımın garantisi yoktu. Toprak yolların hepsi sel gibi akan yağmur sularıyla aşındırılmıştı. Sevê ana, mevsim koşullarının zorlayıcılığını da göz önünde bulundurarak imkanları ölçüsünde kendisine ait, yine köyü terk etmek zorunda kalan köy halkından aldığı erzakları biriktirerek uygun bir yerlerde saklamıştı. O günlerde o da bir fırsatını kollayıp bizleri bilgilendirmek istiyormuş. Tesadüf bu ya, bir gün Şehit Serhat yanında birkaç arkadaşla birlikte mezradan geçerken evin önünde anaya rastlamışlar. Ana onları görür görmez fısıltıyla yanına çağırmış. Bir sevinmiş, bir sevinmiş, hemen sarılmış onlara. "Celal arkadaşı görürseniz evimizi yaktıklarını ve şu sıralar Mala Keşelerde kaldığımızı söylersiniz!" diye bir de haber gönderiyor. Ananın gönderdiği haberi çok fazla zaman geçmeden aldım. Ama istediği kadar erken uğrayamadım. Aradan bir iki hafta geçmişti. Yine birileriyle haber gönderdi. İsteği üzerine büyük bir gizlilikle Mala Keşelerin evinin önüne kadar gittim. Kapıyı yavaşça tıklattım. Yeşile boyamış tahtadan bir kapıydı. Eski evinin kapısından daha sağlama benziyordu. Sessizce "kim o?" diye yokladıktan sonra, hafiften kapıyı aralayan küçük kızı beni görür görmez, annesine seslendi; "Ana! Heval Celal geldi." Ana koşa koşa yanımıza geldi. Heyecanını ve sevincini telaşlı hareketleriyle dışa vuruyordu. Tam da; "allaha şükürler olsun gelebildin. Neredeyse bizi unuttun sanacaktık" diyecekti ki, yanımdaki arkadaşlardan Delil sitem etmeye başladı; "sanki gerillada bir tek Celal arkadaş var. Hep onu soruyorsun" Sevê ana Delil'in hassasiyetini serzenişlerinden anlamıştı. Çok içten belirttiği özlemini yeniledi; "Yok kurban, hepinizi seviyorum. Hepinize canım kurban. Celal'ı daha önceden tanıdığım için. Yoksa hiçbir farkınız yok. Hepiniz gözümde birsiniz." Küçük, biraz da tombulca olan ellerini Delil'in omzuna koyarken ona yakınlığını hissettiriyordu. Bahara girmiştik. Sobalar henüz kaldırılmamıştı. Bundan dolayı evlerinin içi sıcacıktı. Zaten evlerine girer girmez üzerimizdeki ıslak montları alıp, sobanın etrafında kurumaya bırakmıştı kızları. Anaları yanımızda oturup sohbet ederken kızları hiç boş durmuyor, odalar arasında fır dönüyorlardı. Çok geçmeden anladık. Bizim için su ısıtmış, elimizi yüzümüzü yıkamamız için davet etmişlerdi. Bizler elimizi yüzümüzü yıkarken onlar da sofrayı hazırlamakla meşgul oluyorlardı. Evlerine vardığımızda her tarafımız ıslanmış ve çamur içindeydi. Ama yoğun ilgileriyle kısa zamanda kurulanmıştık. Aynı akşam, yemekten hemen sonra Sevê ana beni sessizce bir köşeye çekti. Önce anlayamadım. Kural gereği Delil arkadaşa; "sen de gel" dedim. Sevê ana hemen araya girdi; "Yok yok... Sen yalnız gel" diye diretti. Delil fark etti. Ananın özel olarak belirtecekleri de olabilir diye düşünmüş olmalı. Anlayışla karşıladı. Meğerse ana, bana uzun zamandır söylemeyi beklediği erzak yerini tarif edecekmiş. Erzağı sakladığı yeri söyledikten sonra; "Bakın ha... darda kalırsanız gelip götürün. Hiç çekinmeyin. Ama herkes yerini bilmese daha iyi olur" diye bir sürü uyarıda bulundu. "Bak kurban... Ben ananızım. Hepiniz de ciğerimin bir parçasısınız. Ama çok fazla iyi niyetli olmaktan başımıza neler gelmedi ki... Bak sen bilmezsin! Kaçanlar olur, yakalananlar olur... Neyi nerede konuşacağını iyi bileceksin" dedi. Söylediklerini can kulağı ile dinliyordum. Nasihat ve uyarılarının hepsi de çok önemliydi. Gerillaya olan bağlılığından kimse şüphe edemezdi. İnsanın tedbirli olması gerektiğini söylüyordu. Bizim belki defalarca bilip de suistimal ettiğimiz ne varsa birer birer yüzümüze vuruyordu. Yıllardır o toprakların üzerinde gördükleri ve yaşadıkları ile yaşam öğretimizi yaşayan ve öğreten biricik anamızdı o. "Ben biliyorum demeyeceksin. İnsandır. Uykusu gelir. Aç kalır, yorulur, kestirme yolu seçer... Basit bir hata canınıza mal olur!" derdi. Kollayıcı ve sevecen bakışları vardı. Yuvarlak, akça pakça yüzündeki yanakları al al kızarınca çok da sevimli olurdu. Mezrada kalan birkaç kişiden biriydi o. Kimisi düşmanla anlaşmış ve daha fazla bilgi sızdırmak için kalıyordu. Ama Sevê ana ve Mirzegillerin bizlerin dostu olduklarını ve kendileri için çalışmayacaklarını düşman da biliyordu. O akşam evlerinden gizlice ayrıldık. Uzun bir süre daha kendisine hiç uğrayamadım. Şen yaylası, Dorşin, Şehid Remzi, Sason ve Şehid Kendal'daki arkadaşlarımızla sürekli bağlantı halindeydik. Telsizleri sürekli kullandığımız için en çok da pil ihtiyacımız olurdu. İhtiyacımız olan piller hiç eksik olmazdı. Düşmanın yoğun engellemelerine rağmen kimi zaman bizzat Sevê ana, kimi zaman kızları ya da oğlu getirirdi. Ambargolara rağmen şehre iner ne ihtiyacımız varsa temin etmeye çalışırlardı. Ambargo başlar başlamaz birçok alanda erzak sıkıntıları baş göstermişti. Bütün evler kontrol ediliyor, fazla eşya yiyecek içecek ne varsa yağmalanıp darmadağın ediliyordu. Sevê ana yolunu yöntemini bulmuştu. Şehirden köye getirdiği eşyaları daha önce bir sır gibi sakladığı yere bırakıyordu. Beni gizlicene bir köşeye çektiği gün söylediği yere. Bir keresinde pilleri un torbasının içine koymuş, unun içerisinde bir güzel gömmüş. Artık içinde görünmüyorlarmış. Yarım torba un, topu topu yirmi beş kilo eder. İçine gömdükleri ile birlikte otuz kiloyu bulmuş tabii. Ama bunu ancak tecrübeli eller hissedebilir. Arabayı kontrol eden korucu başı pilleri fark etmemiş, ama eşyaların çokluğundan da şüphelenmiş. "Sen çok mu cesursun? Bunları böyle gözümüzün içine soka soka götürüyorsun" demiş. Tabii ben bunları bir iki gece sonra randevu yerine gittiğimde öğrendim. Sevê anayı, orada bizleri dört gözle bekler bulduk. O yaz sıcağında çocuklarıyla beraber damın üzerine çul, kilim sermiş ve oturmuşlardı. Aynı akşam kardeşi de oradaydı. Bizleri tanıştırdı tanıştırmasına yalnız, onun yanında bile hiçbir şey söylemezdi. Her zaman ki gibi beni kolumdan çekiştirerek; "Hele bir gel. Sana diyeceklerim var" diye bir köşeye çağırdı. Sabırsızlıkla başından geçenleri bir bir anlatamaya koyuldu. Tüm hücrelerine işlemiş saf ve tutkulu hali bana karşımdakinin yaşını unutturmuştu. Sanki bir anayı değil de, heyecanlı bir çocuğun kanat çırpar gibi çırpınan kollarını izliyormuşum hissine kapılmıştım; "Bak heval Celal! Sana ne söyleyeceğim. Bugün pazara gittim. Bütün yolları tutmuşlar. Ne getiriyoruz, ne götürüyoruz tek tek kontrol ediyorlar. Korucular ediyor ha... Dün bir tanesine rastladım. Bana "bu kadar şeyi nereye götürüyorsun?" diye sordu, oysa çok iyi biliyordu. Yanlış yaptım. Elimdeki pilleri koyacak bir yer kalmamıştı. İki desteyi elimde tutmuş, arabada oturmuştum. Arabayı durdurunca gördü tabii. Ama ben de hemen verdim cevabını. "Ne olmuş yani. Ceyranımız yok, ihtiyaçtır, niye çok görüyorsun ki?" dedim. "Anlamamıştır inşallah." Sanki devrim yapmış gibi bir hali vardı. "Vallahi bu sefer kurtulduk. İnsaflı birine rastladık. Gerçi arkamdan dedi, 'haydi haydi ana! Biz bunların nereye gittiğini iyi biliyoruz' diye. Ama ben duymazdan geldim." Eliyle "bu da geçti" işareti yaparak başarılı bir iş yaptığını, ama ambargonun kendisini zorladığını anlatmaya çalışıyordu. Kendisini görevini daha dikkatli yürütmesi için uyardım, o gün; "her zaman böyle insaflı birine rastlayamayabilirsin. Bunun garantisini kimse veremez' dedim. Bizleri fazlasıyla düşünüyordu. Neredeyse kendisini unutacak kadar. "Bak ana! Bu doğru değil. Sen kendini ihmal edersen olmaz" diyerek anaya, kendisini de düşünmesi gerektiğini anlatmaya çalıştım. Bizim için koştururken, yıpranmasına izin veremezdik. Ambargo başlayalı beri her hafta şehre inenler, ancak yarım torba un getirme hakkına sahipti. Diğer ihtiyaçlarını da dönüşümlü olarak giderebiliyorlardı. Un yerine şeker ya da yağ vs. O günlerde Sevê ana, lastik terliklerle şehre iner, dönerken de spor ayakkabılarını ayağına takar gelirdi. Çocuklarından birini hep yanına alırdı. Onları da aynı şekilde terlikle götürür ayakkabıyla geri getirirdi. Artık işlerini daha uyanık bir şekilde hal etmesini öğrenmişlerdi. Akşam ayrılmadan önce kendisiyle konuştuğumuz her şeyi dikkatle dinlemiş ve işinde ustalaşmaya başlamıştı. Temmuz ayı ortalarıydı. Öyle sıcaktı ki insan dayanamıyordu. (Hemen yüz metre aşağımızda akan sudan içemiyorduk.) Barın dolayları susuzdur. Oralarda bir noktamız vardı. Yaklaşık üç gündür beklediğimiz bir yerdi. Barın, yakılmış olan köylerdendi. Etrafı yemyeşil olan Barın köyü yüksek kayalıkların arasında kalır. Zengin bağlarla çevrili olmasına rağmen susuzdur. Sadece sarnıçlarında birikmiş olan kıştan kalma sular vardır. Sarnıçlar kışın karla baharda ise yağan yağmur sularıyla dolar. Yazları ısınan havayla birlikte ılıyan sular içinde kurtçukların ürediği iyi bir gölet haline gelir. Mecbur kalmadıkça içmezdik. İçerken ağır bir yosun kokusu duyumsardım. Yine içtikten sonra damağımda bıraktığı kaygan ince bir tabaka bu kokuyu uzun bir süre daha hissetmeme neden olurdu. Daha çok hemen birkaç yüz metre aşağımızda akan sudan içerdik. Barın köyünden çıkınca, bir saati bulmayan inişli bir yol vardır. Berbihiv, Sere Spi, Andok ve Şên yaylasından doğan sular, Kulp'un biraz aşağısından geçen Kulp suyunu oluşturur ve Barın'ın alt tarafında, Şehid Remzi'den gelen Sarım suyu ile birleşir. Birlikte Malabadi'den geçip Batman'a ve giderek aşağılara doğru Dicle nehrine karışırlar. Ve tüm sular anaç Dicle'nin akışında birleşir artık. Kendi hallerindeyken küçük alanları yeşillendiren dereler büyük sularda birleşince toprağın daha bereketli olmasını sağlardı. Soğuk su içebilmek için daha akşamdan oraya iner ve mataralarımızı doldururduk. Ama temmuzun boğucu sıcağında, sabahın erken saatlerinde bile mataralarımızdaki sular ısınır, öğlen olunca neredeyse kaynardı. O günlerde milisimiz olan Şêlımalı Şehid Çekdar bir çatışma esnasında yaralanmıştı. Kendilerine en yakın olarak konumlanmış olan bölük bizim bölüktü. Bir arkadaşla karanlık çökmeden yanımıza ulaştılar. Çekdar arkadaş, küçükken çocuk felci geçirmiş, bir bacağı diğerine göre kısa kalmıştı. Topallayarak yürürdü. O haliyle dağ taş demeden her tarafı dolaşıyordu. Ailesi kendisini defalarca şehre davet etmiş; "gel burada daha rahat yaşarsın" demişler, ama o reddetmiş, "sen buralardan ayrılamam" demişti. Dağlardan kopmak ona zor geliyordu. "Yıllardır durumum böyle sanki şimdiye kadar asfalt yollarda mı yürüdük. Asıl oralarda yürüyemem ben... Buraları bırakıp giderim diyen varsa yazık eder. Gidersem ölürüm ben" derdi. Onu getiren diğer arkadaşımız iki yıldır cephe çalışanıydı. Gelir gelmez bölük yönetimimizin yanına gittiler. Konuştuklarının özeti daha sonra bize aktarıldı. Dediklerine göre, düşman Gır karakolunda toplanmıştı ve alana yönelik kapsamlı bir operasyon hazırlığı içindeydi. Yönetimimiz açıklamayı yaptığında, önce hiç kimse konuşmadı. Kısa süren sessizliğin ardından Welat arkadaş söz alıp düşüncelerini belirtti. İkinci takım birinci manga komutanı olan Heval Welat; "Şêlıma taraflarına manevra yaparsak Sınê korucularının hemen gerisinde gizleniyor oluruz. Peki ya herhangi bir durum çıkarsa? Benim bildiğim, sabahtan akşama kadar çatışmak zorunda kalırsak, bu bizi zorlar" dedi. Doğru söylüyordu. Ama düşmanın operasyonu nereye düzenleyeceği henüz belirsizdi. Bana kalsaydı Mala Celê köyünün karşısında, Silvan'a uzanan Gırê Sor noktalarında konaklamak en doğrusuydu. Barın'ın sık ağaçlıklı ormanını oralarda bulamazdık. Kocaman insanın üzerine devrilecekmiş gibi duran dimdik gri kayaları vardı. Seyrek de olsa meşe ve selvi ağaçlarının birçoğu dere kenarlarında ya da çeşmelerin üzerindeydi. Alanı iyi tanıdığım için hemen araya girdim, "Gıre Sor yakınlarında saklanmak en uygundur" dedim. Arkadaşlarda onayladılar. Kanıka taraflarına üç dört gündür yoğun asker sevkıyatı oluyordu. O zamana kadar Kanika'ya hiç saldırmamışlardı. Tek bir çatışma olmamıştı. Güvenlikli bir yer olabileceği düşüncesi hepimizde ağır basmıştı. Geriye kararımızı vermekten başka bir şey kalmamıştı. Ve Mala Celê'ye doğru yola koyulduk. Kulp suyunun hemen kenarındaki, Mala Celê köyü, Barın'ın üzerindeydi. Köyün üst taraflarından Sason'a uzanan kayalıklı, seyrek meşe ağaçlarıyla kaplı sırt, oldukça uzundur. Mala Celê noktasının stratejik olan üç tane tepesi vardır. Düşmanın olası yönelim biçimleri üzerinde tartışırken tepeci ve gözcülerimizi yine nöbetçilerimizi belirledik. Arkadaşların arasında araziyi en iyi tanıyan bendim. Diğerleri ya bilmiyordu ya da farklı görevlerle yükümlüydüler. Keşif, lojistik vs gibi. Birkaç arkadaşla birlikte tepeci olacaktık. Hazırlıklarımız zaten tamamlanmıştı. Tepeye doğru yola koyulmakta gecikmedik. Nöbetini tutacağımız tepenin öte tarafında kalan Sevê anagillerin evini dürbünle izleyebiliyordum. Aramızdaki mesafe on dakikadan fazla sürmezdi. 'Evin etrafında birilerini görebilirim' diye arada bir baksam da, kimseler görünmüyordu, çünkü saat öğlen üçe geliyordu. Ve o sıcakta kimseler dışarı çıkamazdı. Herkes evine çekilmişti. Bu, neredeyse yarıya yakın boşaltılmış olan köyün ıssızlığını büsbütün arttırıyordu. Oysa bir zamanlar aynı köyler çoluk çocuk ve gençlerin sesleriyle çınlar dururdu. Şimdilerde tek bir insan sesine hasrettiler. Halk da olmasaydı kimin için savaşacaktık? Bizleri amacımızdan koparmanın yolunu halkı sürgün etmede görüyorlardı. "Halk giderse, gerilla da gitmek zorunda kalır" diye düşünürken, bir yanıyla haklıydılar. Gerillanın toprağı da, anası da halktır. Ondan ayrılınca dalından kopartılan bir çiçek gibi kurur kalır. Ama buna ne bizler ne de halk izin veremezdi. Sevê ananın evine bakarken dalmıştım. "Şimdi kesin o da bizi düşünüyordur" diye geçiriyordum aklımdan. O gün geç olmuştu artık. Kendi kendime "yarın bir şey olmazsa uygun bir zamanını bulup ananın yanına varacağım dedim. Geceyi, sırtlarımızdaki çantaları indirmeden üzerlerine yaslanarak geçirdik. Yer soğuktu. Kayalar gündüzleri elimizi yakarken, geceleri nereyse buz tutuyordu. Direkt taşların üzerine uzanınca, sabaha doğru her tarafımız tutulmuş olarak kalkıyorduk. Ertesi gün daha hava aydınlanmadan uyandırıldık. Ve daha sık olan kayalıkların arasında karanlık bir yere iliştik. Gün doğumunu karşıladığımız kayaların ardı bizleri iyi gizliyordu. Askerler yarım saat kadar uzağımızdaydı. Keşif yapıyorlardır diye saklandık. Neler yapıp yapmadıklarını öğrenmek için aynı şekilde bizde keşifçilerimizi çıkarmıştık. Telsizi yanımdan hiç ayırmıyordum zaten. Birkaç gündür hiç kimse bağlantı kurmamıştı. O günlerde Kargo Süleyman'dan haber bekliyorduk. Genelde tepecilerle bağlantıya geçerdi. Dürbünle etrafı izliyordum. Barın'dan daha yukarılara çıktıkça, ormanın yerini gri kayalara bıraktığı yer, volkanik bir araziye benziyordu. Sanki hemen yeniden patlayacakmış misali sessizce kaynayan bu topraklardan neredeyse bütün sular çekilmiş, yerine kuru ve sert görünümüyle boz taşlar oturmuştu. Kimi yerlerde tırtıklı, derin kraterler oluştuğundan gizlenebileceğimiz uygun bir zemin oluşturuyordu. "Dılovan! Dılovan! Yahu neredesin?" diye telsizden gelen çağrı sesine döndüm. Arayan, Kargo Süleyman'dı. Telsizi elime alıp cevap verdim. Yerimizi öğrenmek istiyordu. "Hangi taşın altındasınız" sorusuna "yok yok... Şahinler gibi yükseklerdeyiz" dedim. O esnada keşifçilerimiz ve gözcülerimiz görevlerinin başındaydı. Düşmanın hareketlerini izleyip bize haber getirmelerini bekliyorduk. Ama Kargo Süleyman onlardan daha erken davrandı. Düşmanın, bize doğru yola koyulduğu haberini veriyordu. Hemen bir pusu grubu çıkarmamız gerekiyordu. Yanıma aldığım iki arkadaşla birlikte yaklaşık beş yüz metre aşağımızdaki taş oyuklarına pusu atmaya gittik. Pusuda beklediğimiz yer, Sevê ananın evinin hemen üstüne düşüyordu. Dallı budaklı ağaçlarıyla geniş bir alana yayılan ormanlığın arasından geçen yolu izlerken dalmıştım. Hızla hatta koşar adımlarla bize doğru hareket ettiklerini gördüm. Doğu tarafından geliyorlardı. Ananın köyü güneye, arkadaşların kaldığı yer ise batıya düşüyordu. Başımı sağa çevirdiğimde düşman askerlerinin giderek yaklaştıklarını görüyordum. Silahlarımızın emniyetini açmış, bekliyorduk. Çok hızlı ilerlemelerine rağmen hala gelmemiş olmalarına şaşırmamak elde değildi. Oysa sesleri çok yakından geliyordu. Kuzeyimizde üzüm bağları vardı. Tahminlerimizin tersine yanımıza gelmemiş, bağlık bostanlık araziye dadanmışlardı. Halkın, olanca emeği ile yeşerttiği bağlardan üzüm topluyorlardı. Buna toplamak da denmezdi, düpedüz hırsızlamaya gelmişlerdi. Başıboş berduşları çağrıştırıyorlardı. Yanımdaki arkadaşlarla sessizce bakıştık. Hiç konuşmadan, sadece bizlerin tanık olduğu bir anlaşmaya varmıştık. Onları vuracaktık. Rezan'a arkama geçmesi için işaret verdim. Birlikte kuzeye doğru ateş açmaya başladık. Rezan tecrübesizdi. Ona arkama geçmesine söylediğime pişman olmuştum. Silahından çıkan mermiler kulağımın hemen yanından kayıp geçiyordu. Artık düşmanı bıraktım. Kendimi Rezan'dan korumaya çalışıyordum. Böylesi anlarda küçük kazalar çok şeye mal olabilirdi. Ona elimle işaret ederek yanıma çağırdım. Bir yandan da kısa aralıklarla ateş etmeye devam ettim. Kulağımın dibinden kayıp giden mermiler neredeyse kulağımı sıyırıp götürecek gibi oluyordu. Birkaç sefer yoğun tarama yaptıktan sonra silahlarımızı susturmuştuk. Geri çekilirken güney yamacını tercih ettik. İnsanı sersemleten boğucu bir hava vardı. Çok terliyordum. Barut kokusu ve kavurucu sıcaktan boğazım kurumuştu. Rezan'ın dudakları ise susuzluktan bembeyaz olmuştu. Tepeye vardığımızda Welat arkadaş da oradaydı. Silah seslerini duyar duymaz yardımımıza gelmiş. Nefesim tıkanmıştı. O yüzden kendisine hemen cevap veremedim. Elimi kaldırıp ona; "hele bir soluklanayım!" diye işaret ettim. Çok sinirlenmiştim. Kendime hakim olamayarak; "Ne yardımı heval? Zaten az kalsın birbirimizi vuruyorduk. Yanıma Rezan'ı da vermişsiniz, tecrübesiz. Az daha bizi fit edecekti" dedim. Welat hiçbir şey söylemeden sakinleşmemi bekledi. Karşı taraf hala vurmaya devam ediyordu. Bazen ateş ettiğimiz yerleri tek tek karnas atışlarıyla vuruyorlardı. Welat arkadaş, güneybatı tarafına mevzilenmişti. Yeni şarjörlerimizi taktıktan sonra bir süre daha ateş etmeyi sürdürdük. Saat öğlen bir-iki civarıydı. Sanki havadaki oksijen bitmişti. Hızlı hızlı kısa aralıklarla solumama rağmen sadece kupkuru alev yutuyormuşum gibi geliyordu. Gözlerime doğru süzülen ter damlacıkları, kavurucu güneş ışınlarının altında kızarmış gözlerimi büsbütün zorluyordu. Yanan gözlerimi sık aralıklarla ovuşturmaya başlamıştım. Welat arkadaş halimizi görünce dayanamadı. Çok tehlikeli olduğunu bile bile köyün yakınlarındaki çeşmeden su getirmeye gideceğini söyledi. "Yapma, etme! Heval" dememize aldırmıyordu. Kaz yürüyüşü ile gidersem, bir şey olmaz" diyordu. Ve dediği gibi aşağıya kadar kaz yürüyüşü ile inip bir bidon dolusu soğuk su ile döndü. Gelirken çok yorulmuştu. Hemen yardımına gittim. Bidonu ağzına kadar doldurmuştu. "Su getirmeseydin heval Welat, vallahi akşama kadar halimiz ne olurdu bilmem" dedim. "Ben varken kimse susuz kalmaz heval Celal" dedi o da. Bu durum bir böbürlenmeden çok yoldaşlık sevgisinin dışavurumuydu. "Bir bardağın eksik" dedim. "Şöyle bir de, 'su su! Soğuk sudan içen!?' diye bağırsan tam yakışır." "Gerçekten iyi suculuk yapardım ben... Öyle değil mi? Heval Celal, şimdi borçlu çıktık vallahi" dedi. Sırtına bir de bohça bağlamıştı. Omzundan çözüp; "çeşmeye inerken anayı gördüm. Bana yamaçta beklememi söyledi. Sonra baktım kızlarını gönderdi. Bu bohçayı hazırlamış. Birde, 'kimseyi görmeseydim kendim gidecektim yanlarına' diye haber göndermiş. Böyle anaları gördükçe içim bir garip oluyor" dedi Welat. Welat'a bakarken, "Öyledir bu toprakların anaları. Her şeylerini feda edebilecek kadar büyüktür yürekleri. Baksana! Çocuklarını göndermiş" diye kendi kendime düşünüyordum. Çatışma akşama kadar sürdü. Öğleden sonra düşman geri çekildi. Çatışmadan başarıyla çıkmıştık. Düşman, öğleden sonra gönderdiği helikopterleriyle cenaze ve yaralılarını almaya gelmişti. Bizlerin hiçbir zaman sahip olamadığı devasa bir teknik donanımları vardı. Ama hiçbir şeyi yurt sevgisi ile yanıp tutuşan bir ananın ilgisinin yerini tutamazdı. Celal Heval |
|
|
|
![]() |
| Bookmarks |
| Etiketler |
| anaları, toprakların |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
![]() |
Design By: JB-Team
Powered by JBulletin® Jiyan-Board Version
Copyright ©2007 - 2010, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.5.0 RC2
|
![]() |