|
Jiyan-Board
|
|
#1 (permalink) |
|
Üye
|
Botan aşkı [/b]
"on iki yaşıma geldiğimde köyde patlak veren bir kavganın yaşamımı alt üst edeceğinden habersizdim" [/b] Köyümüz Avyan, Kelâ Meme silsilesiyle Herekol dağı arasındaki ormanlık, küçük tepelerden oluşan Besta'nın ortasındaki en yüksek tepe olan Serik-i Mehmedi Uso'nun arka taraflarına, Beytüşşebap'a bakan tarafına düşüyordu. Guyi köylerinin bulunduğu Kelâ Meme'yle, Şırnak aşiretine bağlı köylerin serpiştikleri Besta arasındaki dar bir koridorda, yani Beytüşşebap'a geçiş kapısı olan Kaplan'dan Cudi'ye ulaşan Heul vadisine kadar uzanan alanda, Hose ve Axican gibi bir kaç Ermeni köyü bulunuyordu. Böylelikle Kürt ağalarının hırsızlık ve talanlarından kurtulmayı uman Ermeniler, yine de kurtulamamışlar, Hilal köyünden kovulan Beyroların baskısıyla yüz yüze kalmışlardı. Yalnız Ermeni köyleri değil, Serik-i Mehmedi Uso'nun Kelâ Meme'ye dönük yamaçlarından Hezil'e çıkan Besta Hınce'nin üstündeki düzlüklerden birinde bulunan köyümüz Avyan ve birçok Kürt köyü de benzer baskılan yaşamaktaydılar. Bunun için de tüm köylüler silahlıydı. Yıllardır Beyro, Jirki ya da Şırnak ağalarının zulmünden çeken köylüler için gerilla öncülerinin Botan'a girişi, ağır bir hastanın derman buluşu gibi etkili oldu. Agit, Erdal ve Bedran arkadaşlar, tüm köylere olduğu gibi bizim köyümüze de uğrarlardı. Onların, söyledikleri doğrulan bir anda Botan'da hakim kılacak güçleri olmasa da, silahların konuştuğu bir dünyada, binyıllık zorbalığa meydan okuyuşları dahi köylülerin onları kutsal insanlar olarak kabul etmelerini sağlamıştı. Eruh'da ilk kurşun sıkıldığında tüm Kürdistan gibi Botan'da sarsıldı. Yaşamlarını hayallerine feda edenler, söylediklerini yapıyorlardı. Fakat onları kutsal bilen köylüler hala yüzyılların köhnemiş geleneklerinin esiriydiler. Kadınlar çocuk büyütmekle sorumlularken, erkekler istedikleri kadar kadınla evlenebiliyorlardı. Beşik kertmesiyle doğar doğmaz birisinin malı olan kızlar, erken yaşlarda evlenip gözleri yeni yeni açılan erkeklerin sevdalarının sonucuna, yani getirilecek yeni kumalara katlanmak zorunda kalıyorlardı. Köyümüz Avyan'da, doğar doğmaz amcamın oğlu Welat'a beşik kertmesiyle verilmiştim. On iki yaşıma geldiğimde köyde patlak veren bir kavganın yaşamımı altüst edeceğinden habersizdim. Amcalarımdan birisi başka bir ailenin kızını kaçırınca bu kavga patlak verdi. Ailenin erkekleri, kan dökülmemesi için tek çare olarak beni diğer aileye vermeyi kararlaştırmışlardı. Karşı tarafın leke sürülen namusunun bedeli olmuştum. "Nefel'i bize vermezseniz kan dökülecektir, bunu böyle bilesiniz..." diyen hasımlarımız tehdit üzerine tehdit gönderiyorlardı. İlk başlarda aile meclisinde alınan karara rağmen beni böyle vermeyi gururuna yediremeyen babam, bu çıkmazdan bir çıkış yolu arıyordu. Bulduğu çözüm ise işi içinden daha çıkılmaz hale getirecek bir çözümsüzlüktü. Buna rağmen kaçırılan kızı amcamdan alarak başka bir aileye vereceklerdi. Nitekim böyle de yapıldı. Fakat bunun üzerine tüm köylüler babama öfke duydular ve aileler arasında yıllarca sürecek bir kavganın tohumları atıldı. Ben, bu kavgalara anlam veremiyordum. Köylülerin bir kız için bu kadar birbirlerine düşman olmaları anlamsızdı. Kavganın artık benim için yapıldığından habersizdim. Ta ki bir gün annem, bazı sözleri kulağıma fısıldayana kadar... Duyduğum sözler kabus gibi günler yaşayacağıma işaret ediyordu; "Kızım bütün bu kavgalar senin yüzünden oluyor" demişti annem. Kavgalar, tartışmalar çevremde yoğunlaştıkça tam bir çözümsüzlüğe girdim. Bu da beni evde bulduğum tüm haplaft içerek intihara kalkışmaya kadar götürdü. Daha sonra baskılara dayanamayan babam köyden ayrıldı. O, kaçarak böylelikle hasımlarımızın önlerinde engel olmaktan çıktı. Öyle ya bir kız yüzünden köyle kavgalı olmanın anlamı neydi? O, köyden böyle danışıklı bir şekilde ayrılınca annemin direnci de kırılacak, beni diğer aileye vereceklerdi. Vermezlerse de diğerleri zaten beni kaçırmayı kafalarına koymuşlardı. Fakat babamın hesapları tutmadı. Çünkü annemle ağabeyim, beni vermemeye kararlıydılar. Bunun için de evden çıkmamı yasaklamışlardı. Köyümüzün kızları, yaylalara çıkıp gezerlerken, benim için çeşmeye gitmek bile yasaktı. Anam sık sık çeşmeye giderken düşmanlarımızın ağzıma mendil kapatarak beni kaçıracaklarını söylüyordu. Babam da yoktu, kaçırırlardı elbet. Neyse ki cesur bir genç olan ağabeyim, kimselerden korkmadan evimizin çevresinde nöbet tutuyordu. Yaşamın dayanılmayacak kadar ağır olduğu o günlerde yıllar önce evimize gelen Agit arkadaşın saçlarımı tararken söylediği sözleri anımsıyordum. Yüzüm dağlara dönüktü, ama çaresizdim. Agit arkadaş da iki yıl önce şehit düşmüştü. Agit arkadaş, "kimseler senin yaşamını belirleyemezler. Kendi ayaklarının üzerinde durmalısın. Çünkü başkaları, seni kendilerine göre yaşatırlar..." derdi, sonra eklerdi "çabuk büyümelisin, sen de devrimci olacaksın." 1988 yılının baharıydı. Meyve ağaçları yeşillenmiş, suların çoğalmasıyla köyümüzde şelaleler oluşmuş, adeta bir cennete dönüşü-vermişti. O günlerde köyümüzün yakınlarına gelen gerillalar beni çağırdıklarında, tutunacak bir dal bulmuş olmaktan dolayı mutluydum. Arkadaşların yanına gittiğimde Babamı da orada görünce şaşırdım. Demek ki önce o arkadaşların yanına gitmişti. Onlara ne anlattığını bilmiyordum. Ama yine de arkadaşlara yaklaştım. Beni sandığından daha küçük bulmuş olacak ki, şaşkınlığını gizleyemeyen gerilla komutanı şunları söyledi; "Vay be, bütün bu kavgalar bu çocuk için mi oluyor..." Yanlarına oturduğumda babamın, önlerinde ezilip büzüldüğü komutan benim ağzımı aradı; ''Bak heval, seni isteyen ailenin yanına neden gitmiyorsun. Görmüyor musun eğer gitmezsen köyde çok kan dökülecek..." Agit arkadaşın sözleri halakulağımda olduğundan kamım toktu bu sözlere. "Hayır, istemediğim bir yere gitmem" dedim. Bu sözleri söylememle birlikte gücüne çok güvendiği anlaşılan bir gerilla bana çıkıştı; "Senin ağzın daha süt kokuyor. Nasıl böyle konuşuyorsun?" "Ben, bu sözleri Agit arkadaştan öğrendim" dedim. Komutan, bana cevap vermedi. "Boş versene" dercesine ayağa kalkıp uzaklaştı. Ateşin başında gözleri alev gibi yanan diğerleri tebessüm ettiler yalnızca. Kurtlar sofrasında gibiydim. Beni önemsemiyormuş gibi görünen komutanları öteden seslendi; "Sen bir çocuksun daha, haddini bil, seni uyarıyorum er ya da geç bir aya kadar o aileye gideceksin" Tutunacak dalımı böyle yitirdim, ama pes etmedim. Anne ve ağabeyimle birlikte köyün karakolunun yolunu tuttum. Karakolda subaya feryat ettim. "Babam beni zorla veriyor" dedim. Adam biraz dinledikten sonra; "Tamam, bu mesele üzerinde duracağız" dedi. Subayın hesabı da farklıydı. O, bu tür meselelerde genelde gerillalara başvuran köylülerin kendilerine gelmelerinden dolayı mutluydu. Gerillaların yanından gelen babam, bana hasım aileye gitmem için hazırlanmamı söylediğinde askerler, evimizi bastılar. Babamı alıp götürdüler. Üç gün sonra salıverilen babam, eve öfkeli bir halde geldi. Beni bir odaya kilitleyerek bir hafta yemek verilmesini yasakladı. Subayla anlaştığı gibi bu işi zorla değil, "gönüllüce" (yani boyun eğdirerek) yapmaya kararlıydı. Anam gizlice bana yiyecek getiriyordu. Buna karşın köylüler, bana kötü bir kız gözüyle bakıyorlardı. "Babama karşı nasıl olur da böyle bacak kadar halimle baş kaldırırdım. Bu, töre tanımazlık değil de neydi? Allah korusun, ya kendi kızları da beni örnek almaya kalkışırlarsa ne olurdu babaların halleri?.." Bu sırada boş durmayan babam, köyün mellesine başvurmuş, bir muska yaptırmıştı. Mellenin verdiği maddeyi gizlice yediğim içtiğim her şeye karıştırıyorlardı. Fakat değişen bir şey yoktu. Babam çaresizdi. Hasımlarımız, beni gelip zorla almak üzere harekete geçtiklerinde silahlanmış olan ağabeyim tetikteydi. İşte o anda duruma müdahale eden gerillalar köye gelerek diğer aileyi durdurdular. Babamı alıp beraberlerinde götürdüler. Birkaç gün sonra babamı tekrar eve getiren gerillalar, beni dışarı çağırdılar. Ve buldukları tek çözüm yolunu söylediler. Ya bunu uygulayacaktım ya da başıma geleceklere katlanacaktım. "Bizlerle birlikte dağa çıkacaksın" dediler. Mecburen artlarından gittim. Yıl 1989'du. Askeri kanunla gerillaya katılmamla belki köyümüzdeki kavga bitiyordu, ama benim için daha zor günler başlıyordu. Gerillaya katıldığım ilk gün bir ateş yakılarak karşılanmama rağmen, çok ağladığım için olacak, kaçmamdan korkan diğerleri, beni bir ağaca bağladılar. Köyümüzden o günlerde gönüllü olarak gerillaya katılanlar olmasına rağmen, bir emrivakiyle katıldığım için kızgındım. Yoksa Agit arkadaşın ardılları olan arkadaşlar, beni öldürseler de gam yemezdim. Daha sonraki gün, birliğimiz hareket ettiğinde bu kez benim kolumu, başka bir arkadaşın koluna bağladılar. Yolda böyle yürüdük. Henüz telsiz kullanmayan gerillaların en önemli haberleşme yöntemleri parola kullanmaktı. O günkü parola "Agit-Mazlum"du. Parola en arkadan yürüyen artçı tarafından verilmiş, sırayla öndeki bölük komutanımız Hogır'a ulaşacaktı. Parolayı aldığımda öndeki arkadaşa iletmedim. "Parola niye gelmedi?" diyerek sıradan çıkan Hogır, parolayı kimin iletmediğini sordu. "Parolayı ben iletmedim" dedim. Hogır tehdit dolu bir sesle cevabını verdi; "Hele bir noktaya varalım, o zaman senin durumun üzerinde duracağız" Noktaya vardığımızda birliği içtima düzenine sokan Hogır, beni diğerlerinin karşısına çıkararak. "Bu kız ajandır. Onu öldüreceğiz" dedi. Botan'da birçok köylüyü katledip partiye karşı silahlandırdığı yetmiyormuş gibi arkadaşlar içinde de sık sık 'ajanlar' üretip komp-loculuğu yaygınlaştıran Hogır'dan korkan diğerleri, ta parolayı iletmediğim andan itibaren başıma neler geleceğini biliyorlardı. Ve çoğu zaman olduğu gibi, sessizdiler. Kolum böyle bağlı halde yürütülmekten bıkmış, canımdan bezmiştim. Hogır'dan da hiçbir korkum yoktu. "Evet ben ajanım. Beni öldürün" dediğimde, Avyan'dan katılan iki gerilla, Hogır'a karşı çıktılar. "Onu öldürürseniz bizi de öldürün" dediler. İşler böyle sarpa sarınca Hogır geri çekildi. Ben de böylece kurtulmuş oldum. Ölümden kurtuldum, ama babamdan yemediğim dayaklan Hogır'dan yemekten kurtulamadım. Agit arkadaşın yaklaşımlarına tamamen ters olan bu yaklaşımlar nedeniyle gerillalara iyiden iyiye tepkilenmiştim. Bana, doğru-yanlış ne söylense tersini yapar hale gelmiştim. Benimle saatlerce konuşan Dersimli Şiyar arkadaş, ikna etmeye çalışıyordu, ama yine de dayak yemekten kurtulamıyordum. Yine de boyun eğmediğim için mutluydum. Henüz üzerimden kırmızı entarimi atmamışken kaçmaya yeltendiğimde nöbetçiler tarafından yakalandım. Bana nereye gittiğimi sorduklarında, çekinmeden, "kaçıyorum" dedim. Bunun için de tekrar bir ağaca bağlandım. Bir süre sonra bana askeri elbise ve silah verdiler. Ama ben gerilla olmak konusunda hala kararsızdım. Bir gün iki kişinin kaçtığını duydum. Ben de kaçabilirdim. Akşam olduğunda kırmızı entarimi giyip tekrar kaçtım. Gecenin soğuğunda kurtların uluma sesleri yaklaşınca bir patikada oturup sabahın olmasını bekledim. Uyukladığım bir anda birisi ensemden tuttu. Yakalayıp noktaya götürüldüm. On beş gün boyunca ağladım. Yeni komutanımız, ünlü savaşçı arkadaşımız Ahmet Rapo'ydu. O birliğimizin başına henüz gelmişti ki bir operasyon çıktı. Arkadaşlarımla birlikte mevzi yaptığımız bir sırada beni çağıran Ahmet Rapo, askeri elbisemi tekrar bana uzattı. Elbiseyi operasyondan sonra tekrar kırmızı entariyi giymek şartıyla aldım. Çatışmada kendimi fazla koruyamadığım için Ahmet Rapo beni defalarca uyardı. Daha öndeki bir mevzide bulunan arkadaşlara dürbün götürürken eğilmediğim için beni uyarırken; "neden böyle yapıyorsun, böyle yaparsan şehit düşeceksin" dedi. Ona safça cevap verdim; " Onlar bizim köyün karakolunun askerleridir. Beni öldürmezler. Belki sizin düşmanlarınız olabilirler, ama benimle aralarında bir düşmanlık yoktur," dedim. Bu sözlerime arkadaşlar günlerce güleceklerdi. Bir süre sonra yanımda bir arkadaş vurulduğunda durum çok değişti. Mevziden fırlayan arkadaş aşağıya doğru yuvarlandı. Askerler saldırıya geçtiğinde, biz direnerek karşılık verdiğimizde iki arkadaşımız daha şehit düştü. Arkadaşların her biri bir yerde mevzilenmiş kadın-erkek demeden bir birine kenetlenmişlerdi. O güne kadar hiç tanık olmadığım bir durumdu bu. Akşam, ay ışığında şehit düşerek vadiye yuvarlanan arkadaşımızın yanına indiğimizde çok duygulandım. Bizden bir parçaydı O ve canını ortak davamız için vermekten çekinmemişti. Bu tabloyu gördükten sonra partiye katılma kararını verdim. Ertesi gün, komutanımız Ahmet Rapo beni çağırdı. "Nefel arkadaş, içimizde sivil elbiseyle dolaşamazsın, böyle olmaz" dedi. "Bir daha askeri elbisemi çıkarmayacağım," dediğimde Ahmet Rapo, karar verdiğimi anladı. Gülerek arkadaşlara haykırdı. "Nefel bize katıldı." 1988 yılı yazında Taht-ı Reşe'de yapılan konferansa katılan iki-üç kadın savaşçıdan biriydim. Daha sonra konferansa gelen Hogır'm, zorla evlerinden alıp getirdikleriyle birlikte sayımız bir takımı buldu. Yeni getirilen arkadaşların çoğu silah kullanmayı bile bilmedikleri için onların manga komutanları oldum. Konferansta hakim olan anlayışlar o kadar geriydi ki, sonuca doğru öneriler bölümünde söz alarak partinin beni, mangamla birlikte evlerimize göndermesini önerdim. Önerime cevap veren Dersimli Şiyar arkadaş, benim değil, ama mangamda yer alanların evlerine gönderileceklerini söyledi. Böylelikle çoğunluğu, kundaklarda çocuklarını bırakıp gelmiş olan kadınlar, tekrar köylerine gönderildiler. Başkan Apo, Botan'da halk düşmanlığına dönüşen pratiğin Tahta Reş'de parti dışı bir çizgi olarak konferansa hakim olduğunu öğrendiğinde derhal kuryeleri yola çıkararak olanlara müdahale edecekti. Hogır'ın tutuklanarak soruşturulması talimatı Botan'a ulaştığında, Hogır kaçmış, ardında bıraktığı feodal komploculuğa karşı ciddi bir çizgi savaşımı başlatılmıştı. Bu süreçte beşik kertmem olan amca oğlu Welat da gerilla saflarına katıldı. Yakışıklı bir genç olan Welat'la köyde pek konuşmazdım. O zamanki karşılaşmalarımızda onun sarı yanakları pembeleşir, yeni terlemiş bıyıklanma toplaştığı dudak kıvrımlarında bir tebessüm olur, sonra da kaçıp giderdi. Gerillada karşılaştığımızdaysa bir askerdi Welat. Eylemlere girmiş, arkadaşlara kendini ispatlamıştı. Beytüşşebap zozanlarına giden bir birlikte yer alıyordu. Onunla bir süre konuştuk. Bizi dağlara getiren kaderimiz ortaktı. Böylelikle birbirimizi sevdik, ama özgür bir ülke içindi bu sevgimiz. Welat, yoldayken bana bir mektup gönderdi. Şunları yazmıştı. "Ülkemizi seversen ben de seni seveceğim. Savaşı seversen ben de seni seveceğim..." O yılın sonbaharında Botan güçlerinin önemli bir bölümü kışı geçirmek için Güney Kürdistan'a geçtiler. Kadın savaşçıların çoğu tekrar evlerine gönderildikleri için benle bir bayan arkadaş, bir takım erkek arkadaşla birlikte kaldık. İki kadın gerilla olarak dağda kalmanın zor olduğunu bilen erkek arkadaşlar, elimizin sıcak sudan soğuk suya değmemesi için ellerinden geleni yaptılar. Birlik komutanı da bu durumdan hoşnuttu, çünkü birlikteki erkek arkadaşlar da bizden dolayı temizliklerine daha fazla dikkat ediyorlar, saçlarını sakallarını kesiyorlardı. Eğer böyle yapmazlarsa komutanlarının kendilerine söyleyeceği sözleri biliyorlardı. Komutanları "bayan arkadaşlardan da mı utanmıyorsunuz?" diyecekti. Aynı günlerde Welat'ın yer aldığı birlik, Güney Kürdistan'a gitti. Birlikte dolaşıp hayal kuruyorduk. Birbirimizi seviyorduk, ama bu sevgi bir hayalden daha büyük bir sevgiye akıyordu. Welat, her cümlesine "bir gün Kürdistan'da özgürlüğümüze kavuştuğumuzda..." diye başlıyordu. Aradan iki yıl geçti. Komutada bir birliğimiz banyo yaptıkları sırada silahlı çetelerin ve askerlerin kuşatmasına girip şehit oldular. Gerillada verilen kayıpları ve yoğun operasyonları fırsat bilen Mehmet Şener'in teslimiyeti dayatan eğilimleri yanında, ağır bir kışı da yaşamaktaydık, ama ne olursa olsun serhildanlarla ayağa kalkan halkımızın sesine bir yanıt vermemiz gerekiyordu. Gerilladan da bir ses çıkmalıydı. 1992-93 kışında, Avyan'daki karakolun basılması eyleminde Welat'la birlikte yer aldık. Eyleme giderken de onunla yan yanaydık. O akşam eylem başarıyla sonuçlandı. Karakol elimize geçti. Birçok silah kaldırdık. Parti Önderliğimizin, eylemimizi kutlaması bizi o kadar mutlu etti ki, bu sevinçle Herekol dağı eteklerindeki noktamıza çabucak, nasıl ulaştığımızı bilemedik. Bu eylemimizin ardından Botan'da kar yağışı durmadı. Art arda düşen çığlar altında kalan yüzlerce askerin ölümünün, devletin bu savaşın Gabar'da Türk bayrağını dalgalandırma sevdasına değip deymeyeceğini düşünmesini beklerken, bizler naylon çadırların altında kara yakalandık. Bazı mangalarımız kar altında kalınca içinde yer aldığım tabur yönetimine bir öneri getirerek bulunduğumuz noktadan ayrılmamızın daha iyi olacağını söyledim. Böylelikle de fazla farkında olmasam da, bana görev vermiş olan erkek arkadaşlarımın hakkımda neler düşündüklerini açığa çıkardım. Kadın halimle öneri geliştirmemi bile içine sindiremeyen tabur komutanı "korkma, ölmezsin" dedi. Sanki bir düşman hedefi üzerine yapacağımız bir eylemin olmayacağını söylemişim gibi azarlanınca bunu gururuma yediremedim. Ve yönetim toplantısını terk ettim. Ardımdan yetişen Welat da en az benim kadar öfkeliydi. Belki de benden daha çok o incinmişti. Elimi tutu. Onun kızgın halinden, tabur komutanına öfkelendiğini, fakat yanlış yorumlamasınlar diye benden yana tavır almadığını seziyordum. Bir süre sonra ikimizin de öfkesi geçti. Onun yüzüne kar taneleri damlayıp erirken sonsuzluğa asılı şahin bakışlarına hayranlıkla bakıyordum. O günlerde hissettiğimiz duygular bir ömre bedeldi, ikimizde bir gün ölümün bizi ayıracağım biliyorduk. Ama kısacık zamana sığdırılan yaşam öyle büyüktü ki ve günahsız aşkımız öyle temizdi ki ölümden korkmuyorduk. Sonra ne olduğunu bilemedim. Keskin bir çığlığı andıran bir sesle Welat'ın eli elimden kaydı. Üzerimize çığ düşmüştü. Bir süre sonra arkadaşlar, beni çığın altından çıkardılar. Welat ve bir manga bayan arkadaşımız ise şehit düşmüşlerdi. Böylelikle on altı yaşımdayken bir ömre bedel bir acıyı yaşadım. Welat'ın yanımda olmayacağı savaş dolu yıllarda hep onun hayallerini, özgürlüğünü arayacaktım. Bütün düşmanlarımıza karşı sıkacağım her kurşun da daima onun için olacaktı. Kadın olmanın zor olduğu Botan'da, hangi engel önüme çıkarsa çıksın savaşmaya mecburdum. Artık ne intiharı düşünebilirdim ne de kaçışı. Aksine, içine gireceğim en küçük bir eksikliği bile aşkıma ihanet sayacak ve en büyük aşkın iyi bir yoldaşlık olduğunu bilerek yoldaşlarıma canımı siper edecektim. Yıllar sonra, Akademi sahasında, Başkan Apo'nun huzurundaydım. Kadını yeniden yaratan Başkanımız, hayat hikayemi dinlemekteydi. Welat ile olan aşkımı öğrenen Başkan Apo sordu; "Sizde Mem û Zin gibi olabilir miydiniz?" "Olabilirdik Başkanım" dedim. Bana ve birçok kadına aşkımızı nasıl özgürlük tutkusuna dönüş* türebileceğimizi öğreten Başkan Apo, benden yazmamı istedi. "Bir kitap yaz ve ismini de 'Benim Aşkım' koy" dedi. Nefel AVYAN |
|
|
|
![]() |
| Bookmarks |
| Etiketler |
| aşkı, botan |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
![]() |
Design By: JB-Team
Powered by JBulletin® Jiyan-Board Version
Copyright ©2007 - 2010, Jelsoft Enterprises Ltd. |
![]() |