Jiyan-Board


FORUM Portal Albümlerim Sosyal Gruplar Kimler Online Bugünki Mesajlar
Geri git   Jiyan-Board.NET > Özgür Ülke -Siyasi Serbest Kürsü - Gündem - Haberler > Gerilladan yazılar ve Anilari
Kayıt ol CezalilarTüm Albümler Roj Tv Zindi Üye Listesi Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et

Konu Bilgileri
Konu Başlığı
küçük gerilla....
Konudaki Cevap Sayısı
0
Şuan Bu Konuyu Görüntüleyenler
 
Görüntülenme Sayısı
14

Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 04-14-2009, 15:10   #1 (permalink)
Kürdistan'ın İsyan Kızı
 
Free Kurd - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Activity Longevity
0/20 1/20
Today Mesajlar
0/5 sssss2943
Üye No: 6492
Mesajlar: 2,943
Konular: 242
Referanslari: 7
Arkadaslari: (9)
Nerden: MEZOPOTAMYA/KÜRDİSTAN
Meslek: ÖĞRENCİ
Biyografi: KÜRDİSTAN'IN İSYAN KIZI
Cinsiyet:
Kullandigi Tesekkür: 35
Aldigi Tesekkürler: 124
REP Gücü Puanı: 754
Aldigi REP Puani: 3623
Free Kurd has a reputation beyond reputeFree Kurd has a reputation beyond reputeFree Kurd has a reputation beyond reputeFree Kurd has a reputation beyond reputeFree Kurd has a reputation beyond reputeFree Kurd has a reputation beyond reputeFree Kurd has a reputation beyond reputeFree Kurd has a reputation beyond reputeFree Kurd has a reputation beyond reputeFree Kurd has a reputation beyond reputeFree Kurd has a reputation beyond repute
Ruh Hali:
Son Aktivitesi: 12-21-2009 :   14:22 
Toplam Online Süresi: 1 Hafta 3 Gün 4 Saat 9 Dakika Henüz Yok
Submit to Clesto Submit to Digg Submit to Reddit Submit to Furl Submit to Del.icio.us Submit to Jeqq Submit to Spurl
Standart küçük gerilla....

Onu yamyamlar gibi yiyeceğimizi sanıyormuş!"

Üzerine daha yıllar öncesinden yağmış karlarla kaplıydı hala. Ak saçlı, çok eskilerden günümüze gelebilmiş bir bilgenin yüzüne bakar gibi oluyordum. Yüzündeki izlerini takip ederek bir kaynak bulmaya çalışıyorum. Ve upuzun yolculuğumun henüz başlangıcında olduğumu anlıyordum. Koskoca geçmişinden okuyabildiklerim bugüne dair algıladıklarımın ötesine varmıyordu. Burası Kela Meme'ydi. Ve bütün haşmetiyle meydan okuyordu çevresine.
Doruklarında sadece kar vardı Kela Meme'nin. Çıplak, hebetliydi. Sırlarla kaplı görüntüsüyle koca bir mabeti andırıyordu.
Botan da doğmuştum. Annemin ve babamın doğup büyüdüğü topraklarda... Yıllar sonra oralardan ayrılmak zorunda kalmaları, oraya dair duygularında hiç bir şeyi değiştirmeyecekti. Çünkü istemeden gitmişlerdi. Belleklerinde edindiği sıcak yeri hep muhafaza edecekti Botan. Henüz iki üç yaşındayken ayrılan benim için de... Belleğimdeki yerini tüm canlılığıyla koruyordu. Çok kısa bir süre içinde, henüz on üç yaşımdayken, yeniden onun ruhuna koşacaktım. Çağrısını sürekli hissettiğim kendi ruhumdu.
Henüz gerilla saflarındaki birinci yılımı doldurmuştum. Botana yönelen düşman dur durak bilmiyordu. Saldırılarını büsbütün artırmış, köyleri bombalıyorlardı. Köyleri içindeki eşyalarla birlikte yakıp yıkıyor, insana ait bütün izleri silmeye çalışıy_ordu.
Düşman gerillayı hedefliyordu. Ama yönelimlerindeki başarısızlıklarından dolayı gözleri dönmüştü. Gerillayı imha edemeyince, ona kucak açan yurtsever halka saldırmaya başlamışlardı. Günün birinde, gerillanın öç alacağını bile bile. Çünkü böylesi durumlarda gerilla hemen intikam planları hazırlardı.
Yine öylesi bir eylem planı konmuştu. Birkaç gün önce eylemi gerçekleştirmek üzere gitmiş ve geri dönmüştük. Noktamıza henüz ulaşmıştık. Hepimiz çok yorgunduk. Sabah olmasına bir-iki saat ya vardı ya yoktu. Noktaya ulaştığımızda arkadaşların hepsi alarmdaydı. Yeni bir şeyler gelişebilir, düşmanın daha kapsamlı bir operasyon girişimi olabilir düşüncesi ortama hakimdi. O yorgunlukla biraz kestirseydik kimse bir şey demezdi. Ama arkadaşları o şekilde gördükten sonra kimsenin gözüne uyku girmezdi artık. Nöbetimizi tutan birileri de vardı. Gelişecek herhangi bir durumda bizi hemen kaldırabilirlerdi. Her şeye rağmen uyumamak için direndim. Göz kapaklarımın ağırlaşıp düşmesine engel olamadığım kısacık anlar olmuyor değildi. Ama pes etmiyordum. İçim titriyordu, "dayanmalıyım!" diyordum. Uzanmıştım, fakat duyduğum en ufak bir sese karşı hemen yerimden doğruluyordum.
Tabur komutanımız Şerif arkadaştı. Savaşta çok yetkin, ciddi görünümlü, ama bir o kadar da şakacıydı. Büyükle büyük, küçükle küçüktü. Bu özelliğinden dolayı da herkesle rahatlıkla ilişki kurabiliyordu. Birini bir kez tanıdı mı, ona dair gelebilecek kötü bir haberde, gözüne günlerce uyku girmezdi. Şehadetlerden çok etkilenirdi. Günlerce sessiz sessiz bir köşeye çekilir, onlarla yaşardı. Bıraktıkları izleri derinden hissederdi. Onlara layık olmanın arayışındayken saatlerce süren yalnız ve kaçamak tefekkürlerinden sonra gözlerindeki ıslaklıktan anlıyordum onlarla konuştuğunu.
O sabah erkenden uyanmıştı. Dürbünüyle etrafı izlerken düşmanın hareketli olduğunu fark etmişti. Düşman en yüksek noktaları tutmak üzere erkenden yola koyulmuştu. Şansteri, Kavle Memo, Kavle Mala Mustafa, Kel Pıçuke ve civarda stratejik bütün tepeler tutulmak üzereydi. Bir an önce harekete geçmemiz gerekiyordu.
Noktaya döneli henüz iki saat olmuştu, daha doğru düzgün dinlenememiştik bile. Raxtımı sırtımdan hiç ayırmazdım. Hemen şarjörlerimi yokladım. Hepsi boştu. Mermilerimin tümünü gittiğim bir önceki eylemde harcamıştım. Şarjörleri dolu olan bir arkadaşın yanına gidip onunkileri istedim. Böylesi zamanlarda herkesin yeterince cephanesinin olması önemlidir. Silahındakiler hariç, raxtındakileri en ufak bir tereddüt göstermeden bana verdi. Ben de elimdeki boş şarjörleri ona uzattım.
Birlikte hareket edeceğimiz beş arkadaş, çoktan hazırlanmış, beni bekliyorlardı. Yanlarına vardığımda grup tamamlanmıştı artık. Murat, Adil, Adnan, Peri, Revşen arkadaşlar ve bendim. Vakit azalmıştı. Daha fazla zaman kaybetmeden yola koyulduk. Grup komutanımız Murat arkadaştı. Adil arkadaş askeri kanunla katılmıştı. Ama daha partiyi tanıdıkça gönüllü katılımı esas almıştı. Bu yüzden de oldukça fedakar ve cesurdu.
Peri, ülkede henüz çok yeniydi. Ve sık sık ağabeyini anardı. "şehit de düşsem onu son kez görmek isterim" derdi. Çok da tutkuluydu. Ne olsa bir yolunu bulup mutlaka katılmak isterdi.
Yola çıktığımızda gündüzdü. Kavle Kolekan denilen, köylülerin hayvanlarını tuttukları yerin hemen üzerindeki tepeye çıkacaktık. Oraya vardığımızda düşmanın hemen hemen her tarafı tutmuş olduğunu gördük. Çok hızlıydılar. Şansteri, Kel Pıçuke, hemen yakınımızdaki Kavle Memo, Kavle Mala Mustafa hepsi tutulmuştu.
Biz tepedeyken E. arkadaş telsiz bağlantısı kurdu. Hemen karşımızdaki bir tepeye saldırmamızı istiyordu. Güpegündüz saldırıya geçmek de ne oluyor dedik. Pek aklımıza yatmadı. Ona da söyledik. Ama E. arkadaş çok inatçıydı. Kafasına bir şey koydu mu yapacak. Öyle birisi. Saldırılara bizzat kendisi girmeden içi rahat etmezdi. Siirtli Adil arkadaşla birbirimize bakıp, "nasıl olacak bu iş?" diye düşünürken, ikimiz de anlamak isteyen bir yüz ifadesiyle Murat arkadaşa döndük. Kendisi o zaman grup komutanımızdı. "Talimat talimattır, 'saldırın' deniliyorsa, saldırmamız gerekecek" dedi. Murat arkadaşın bu sözleri üzerine hemen harekete geçtik. İki arkadaş savunmada kaldı. Geri kalan arkadaşlar olarak bizler ise, düşmanın karşı tepedeki mevzisine doğru, yavaş yavaş, sessizce ve sürünerek ilerledik. Düşmanın mevzilerine yaklaştıkça daha dikkatli davranmamız gerekiyordu. Sessiz olmak kadar, en ufak bir görüntü vermemeye de çalışıyorduk. Ama bizi görmüş olmalılar çünkü birden üstümüzden bir sürü mermi geçmeye başladı. Aralıksız, sağımızdan, solumuzdan geçen mermilerden korunmak için, her arkadaş hemen yakınında boş bulduğu bir kaya parçasının ardına saklandı. Ortalığın sakinleşeceği yoktu. Silahlar bir türlü susmayınca, "başka nereye gidebiliriz?" diye düşünmeye başladık. Düşman her an havadan da saldırabilirdi ve öylesi bir durumda hepimiz imha olabilirdik.
Arkadaşlar on metre aşağımızda küçük bir vadi keşfettiler "oraya bir ulaşsak, her şey tamamdır" diyorlardı. Roketlerin çok fazla etkili olamayacağı saklanacak yerler vardı. Vadiye indiğimizde atık kaçacak hiçbir yer kalmadı. Ondan sonrası, her taraf dümdüz ve ovalıktı. Çıkıp başka bir yerlere gitmek büsbütün riskti.
Tahminlerimizde yanılmamıştık. Düşman neredeyse kullanılmadık silah bırakmamıştı. Bir kobraları eksikti. Sonunda onları da gönderdiler. Kapsamlı düşünüyor ve kesin imhamızı planlıyorlardı. Vadideki kayalara dimdik bir şekilde yaslanmak ve hareketsiz beklemekten başka çaremiz yoktu. Başta grup komutanımız Murat arkadaş olmak üzere herkes, diğer arkadaşın önüne geçip korumaya çalışıyordu. "Yeter ki yanı başımdaki arkadaşa bir şey olmasın, olacaksa bana olsun" diyorduk.
Kobralar akşama kadar vurmaya devam etti. Kimseye bir şey olmamıştı. Ama hedefimize de ulaşamamıştık. Kurtulmuş bile olsak, herkes buruktu. Düşmana olan öfkemizi üstümüzden atamamış, aksine daha da dolmuştuk.
Akşam olunca ay ışığının çıkmasın beklemeden diğer grubumuzun yanına gittik. Kaldıkları yer vadiden yarım saatlik bir uzaklıktaydı. Oraya ulaşmakta hiç zorlanmadık.
Dilber adındaki arkadaş BKC'sini yanından hiç ayırmazdı. Silahının üzerinde kısa bir zincir vardı. Uzun bir zincirle değiştirmesi gerektiğini düşünüyordum, çünkü çıkacak herhangi bir çatışmada hemen bir uzun zinciri takmakta zorlanabilirdi. Ne olur ne olmaz diyordum. Açıkçası bir BKC sahibi olmamanın burukluğuyla ona uzun bir zincirin olup olmadığını sordum. Hemen çantasından çıkarıp uzattı. Ellerim soğuktan donmuştu. Zinciri kavramakta zorlanıyordum. Hissedemeyince de takamıyordum. Dilber arkadaş takamadığımı görünce acemiliğime vurarak, şakalaşmaya başladı. Bir tarafından o bir tarafından ben tutunca yardımlaşarak takabildik zinciri.
BKC'yi henüz hazırlamıştık. Tam o esnada bir telsiz çağrısı oldu. Yine E. arkadaştı. Şifre ile tarif ettiği bir yer vardı. Oraya gitmemizi istiyordu. Diğer bütün güçler orada toplanmıştı. Orada yeni bir eylem planlamasına gidilecekti. Eyleme bütün arkadaşlar katılacaktı. Çok kapsamlı bir eylem olacaktı. Oraya vardığımızda, her şey daha bir netleşti. Dört kola ayrılacaktık ve her kol kendi içinde yapacağı düzenlemelerle, savunma ve saldırı gruplarını belirleyeceklerdi. Gerekli düzenlemeler yapıldı. Aynı gece hareket geçtik. Gece olması önemli bir avantajdı. Dört ayrı koldan hareket ediyor olmamız başarı şansımızı artırıyordu.
Akşam olunca her taraf soğumaya başladı. Özellikle yüksek ve taşlık yerler. Adeta buz kesmiş kayaların üzerinden bedenimizi sessizce kaydırıyorduk. Hedefe yakınlaştıkça, mevzideki askerlerin seslerini daha net duyuyorduk. Biraz yavaşladık. Hiç kımıldamadan dakikalarca bekleyip birbirlerine ne söylediklerini dinledik. Ve ilk bomba patladı. Murat arkadaşın bombasıydı. Bu hepimiz için bir işaretti. Elimdeki kleşi taramaya alıp ateş açmaya başladım. Herkes silahına sarılmıştı. Ben de onca sesin arasında bir ses olabilmenin heyecanını yaşıyordum. Silahımdan çıkan her mermiyle sanki binyılların intikamını alıyordum. Ardından bombanın pimini çekip fırlattım. Mevzi düşmek üzereydi. Birkaç dakika sonra arkadaşlar zafer sloganları atmaya başladılar. Diğer mevziler de teker teker düşüyordu. Tepeyi ele geçirdiğimizde Murat arkadaşın verdiği işaretin üzerinden daha on beş dakika geçmemişti. Askerler mevzilerini terk edip gitmek zorunda kaldılar. Cephanelerini ve daha bir çok eşyalarını ortalıkta bırakmışlardı. Tepeyi düşüren arkadaşlar, iki gündür sürekli hareket halindeydi. Kimimiz bir eylemden diğerine koşturmuş, dinlenme fırsatı bile bulamamıştık. Bir buçuk saat ötemizdeki noktadan gelecek olan takviye güç ile yer değiştirecektik. Ama ben gitmek istemiyordum. Gücün değiştirileceğine dair gelen habere hiç sevinmemiştim. Tepede kalmak için kendimi dayattım. Bütün arkadaşlar dönerken ben yeni gelen arkadaşlarla birlikte düşürdüğümüz tepenin nöbetini tutmaya devam edecektim. E. arkadaş önce kabul etmedi. Fakat hevesimi de kırmak istemiyordu.
"Bak çok yoruldunuz, sonra kötü olursun. Herhangi bir şey çıkarsa yürümekte zorlanabilirsin" demesine rağmen, çocukça tavırlarımdan ödün vermiyordum. Sürekli iki omzumu kaldırıyor, "bana ne, ben gelmeyeceğim" diye diretiyordum. Arkadaşlar telsiz bağlantısı kurup, E. arkadaştan onay almak durumunda kaldılar. Yaşça küçük olmam, arkadaşların sevecen ve hoşgörülü yaklaşmalarına neden oluyor, bu da hoşuma gidiyordu.
Tepeyi henüz yeterince kontrol etmemiştik. Sabah olup da hava aydınlanınca ayrıntılı bir keşfe çıkmayı planlıyorduk. Daha çok gözle görülen kaba eşyaları keşfetmiştik. Yine bütün mevzi yerleri tespit edilmişti. Tepeyi çok hızlı düşürünce kendimize fazlasıyla güvenmeye başlamıştık. Biraz da bundan hoşnuttuk desek yerindedir. Ben hızımı henüz alamamıştım. Tüm arkadaşlarla vedalaşıp yeni gelen grupla birlikte nöbetimi tutmaya devam ettim.
Takviye grubu geldiğinde geceyi mevzilerde geçirdik. Dört arkadaşla birlikte, askerlerin mevzide unuttukları bir battaniyenin altına girdik. Gece çok soğuktu.
Hava tam aydınlanmamıştı. Rüzgarın uğultusunu duyuyorduk. Ara sıra yattığım yerden kulağımı dışardan gelen ayak seslerine kabartıyordum. Arkadaşlar sabaha kadar mevzi mevzi dolaşıyorlardı. Üşümemek için üzerlerine askerlerin parkelerini giymişlerdi.
Yavaş yavaş sabah oluyor ve gökyüzü kızıllaşıyordu. Başımı kaldırıp mevzinin üzerinden etrafı izliyordum. Dönüp arkadaşlara baktığımda Dilber arkadaş mevzide yoktu. O da etrafı keşfetmeye gitmişti. Karşı mevziye bakarken birden duraksadım. Mevzinin içinde uzun boylu biri vardı. Dilber midir, başka birimidir tereddüdünü yaşamaya başladım. "Dilberin boyu bu kadar uzun değil, bu başka biri olmalı" dedim. Usulca silahıma uzandım. Mevzide dimdik ayakta duranın kim olduğunu anlamalıydım. Ve sessizce mevziye sokuldum. Bir başka arkadaş da fark etmiş, diğer yönden geliyordu. Mevziye yaklaştığımda hemen silahımı kaldırıp "teslim ol!"diye bağırdım. Tam o sırada, diğer arkadaş da yetişti. Ve ikinci kez tek bir ağızdan "teslim ol!"diye bağırdık. Dilber arkadaş mevzi duvarının hemen önüne tünemişti, sesimizi duyunca, koşa koşa yanımıza geldi. Bir saattir nöbet tutuyordu ve ondan önce de nöbet tutulmuştu. Saatlerdir mevzide kalmış olan askeri görünce şaşırmıştı. Askerin bedeni kaskatı kesilmiş bakışları donuktu. Bir gözü yaralıydı. Daha sonra söylediğine göre gözüne bomba parçası değmiş. Ötesini hatırlamıyordu. Hemen sonra şuurunu yitirip bayılmış. Onu fark ettiğimizde yeni yeni kendine geliyordu. Daha ne olup bittiğin anlamadan karşısında bizi gördü. Korkudan neredeyse ikinci kez bayılacaktı. Askeri alıp kaldığımız mevziye götürdük. Sabah sabah askerle meşgulken az daha düşmanı unutuyorduk. Düşman erkenden keşfe çıkıyordu. Karşı tepelerden sürekli gözlemeye devam ediyorlardı. Dört tarafı örülmüş mevziye girerken esir aldığımız askerin bacakları tir tir titriyordu. Mevziye girer girmez karşı taraftan ateş açıldı. Manga komutanımız Sozdar arkadaş Berçem arkadaşın kolundan tuttuğu gibi, BKC'yi alıp bir öndeki mevziye doğru koştular. O esnada düşman da MG-3 silahıyla yoğun tarama yapıyordu. Bir çığlık duydum. "Berivan! Berivan!" diye. Berçem arkadaşın sesine benziyordu. Yaralanmıştı. Bacağından aldığı MG-3 mermisinden sonra beni çağırıyordu. Yüksek sesle çağırmasını düşman da duyuyordu. Duydukça da daha çok tarıyorlardı. Kendi kendime düşündüm, neden önce beni çağırdı heval Sozdar'a ne oldu? Onun yanında olması gerekiyordu. Ama ondan hiç ses yoktu. Başına kötü bir şey gelmiş olabilir diye şüpheleniyordum. Hemen iki arkadaş sesin geldiği yöne doğur gittiler. Oraya vardıklarında Berçem arkadaşın yaralanmış olduğunu gördüler. Sozdar arkadaş ise daha BKC ile taramaya başlar başlamaz vurulmuş, şehit düşmüştü. Sozdar arkadaşın sessiz bir tabiatı vardı. Aramızdan ayrılırken de çok sessiz gitmişti. Soğuk ve sert görünümüne rağmen içten ve sıcak bir insandı. Partiye katılalı üç yıl olmuştu. Ondan bir yıl sonra Berçem arkadaş katılmış. Zeytin karası gözleriyle cin gibi, ufak tefek bir arkadaştı. Bakışlarındaki keskinlik ile özeldi. Tıpkı gelecek vadeden çocukların masum olduğu kadar iddialı olan bakışları gibi. Savaşta cesaretliydi. Atılganlığı bizi zaman zaman ürkütüyordu. Arkadaşların gözlerimin önünde bu şekilde şehit düşmesi ve yaralanmasını kabul edemiyordum. Mevziye getirildiklerinde yanımda Binevş arkadaş ve bir de esir aldığımız asker vardı. Başımızı hiç kaldıramıyorduk. Düşman yoğun bir şekilde taramaya devam ediyordu. Esir aldığımız asker yaralı ve şehit arkadaşları görünce korkusu büsbütün artmıştı. Onu yamyamlar gibi yiyeceğimizi sanıyormuş. Korkutmuşlar. "PKK'liler ellerine geçirdiklerini diri diri yerler" demişler. Durup durup, "ne olur beni öldürün kurtarın beni bu azaptan" diyordu. Neredeyse cinnet geçirecekti. Sonunda dayanamadım,
"Bak" dedim "biz insan öldürmüyoruz. Unut o düşündüklerini. Derdimiz insan öldürmek olsaydı seni çoktan vurmuştuk." Bu sözlerim onu biraz sakinleştirdi. Sert konuşmuştum, ama işe yaramıştı.
"Peki ne yapacaksınız bana?" dedi sonra.
"Seni önce noktamıza götüreceğiz orada doktora görünürsün" dedim. Şaşırmıştı.
"Sizin doktorunuz gözden de anlıyor mu?" diye sordu. İmkanlarımız çok değildi, ama doktorlarımız küçük de olsa müdahalelerde bulunabiliyordu.
"Ohoo, bizim doktorumuz her şeyden anlıyor" dedim. "Pansuman da yapar sana."
Korkusu ve heyecanı biraz azalmıştı. Yavaş yavaş kaygılarından da kurtuluyordu. Ama düşman hala taramaya devam ediyordu. Attıkları her MG-3 mermisiyle o da kafasını gömüyor ve ellerini kulaklarına sıkı sıkı bastırıyordu. Ona,
"al şu battaniyeyi üzerine ört" dedim. "Ve hiç ses çıkarma! Ta ki sana talimat verene kadar."
Hakkında hiç kötü düşünemiyordum. Hatta haline baktıkça, ona acıyordum. "Battaniyeyi verirken çok mu sert konuştum" diye kendi kendimi sorguluyordum. Kötü bir insan değildi. Ne yapabilirdi ki? Öyle inandırmışlar. Bizi tanımadığı, bilmediği halde, hakkımızda bir sürü şey söyleyip onu inandırmışlardı. Sonra düşündüm, insanca olan her şey onu etkileyebilirdi. Ve onu öldürmek de yaşatmak da bizim elimizdeydi. İnsan ikisinden birisini seçmek zorundadır. O an, o mevzide yaşadıklarım, benim için bir dönüm noktasıydı. Toprağa gömülmüş ve sulandıkça kabuğu çatlayan bir tohumun içimde yarattığı ürpertiyi ve cesareti hissediyordum. Peki ya onu vurmak zorunda kalsaydım? Korkunç bir düşünceydi.
Düşman hala saldırıdaydı. Ama şehit ve yaralı arkadaşları, esir aldığımız askerle birlikte ordan uzaklaştırmamız gerekiyordu. Esirin adı Mustafa'ydı. Onu, Binevş arkadaş götürecekti. Tepeden ayrıldıklarında düşman henüz çekilmemişti. Akşama doğru güçlerini geri çekmeye başladılar. Arkadaşlar takviye amaçlı bir grup arkadaş daha göndermişti. Geldiklerinde biz de noktamıza geri döndük. Tepeden noktaya bir saatte yürümüştük. Tepeye çıkışımız ise iki saat sürmüştü. Noktaya vardığımızda arkadaşların esir aldığımız askerle ilgilenmeleri beni sevindirmişti. Onu son gördüğümde durumu hiç iyi değildi. Ve hala da düzelmemişti. Arkadaşların hiç bir yardımını kabul etmiyordu. Verdikleri yemeği yemiyor, iğne ya da pansuman yapmalarına izin vermiyordu. "Zehirlidir" diye tutturmuştu. "İğne de zehirdir" deyip duruyordu. Nasıl oldu bilmiyorum, sonradan razı oldu. Önce iğnesini vurup, pansuman yaptılar. İçinde zehir olmadığından emin olunca, yemek yemeyi de kabul etti. Zamanla düşmanın hakkımızda yaptığı antipropagandaları bizimle paylaşmaya başladı. Bizimle yaşadıkça gerçek yüzümüzü tanıyacaktı. Kandırılmıştı. Ve bundan bir çırpıda kurtulması imkansızdı. İçimizde yaşadıkça, hissederek, kendi gözleriyle görerek kurtulacaktı. Yanında kaldığımız topu topu iki saat içinde bile çok şey değişmişti.
Arkadaşların kaldığı nokta dinlenmemiz için uygun değildi. Bundan dolayı Hilal köyüne indik. Hilal, civardaki boşaltılmış köylerden biriydi. Kela Meme'nin eteklerinde, ortasından geçen suyun kıyısında, sağlı sollu evleri ve önlerindeki bahçeleriyle büyük bir köydü. İlkokulunun yanı sıra, bir de ortaokulu vardı. Bahçelerine uzun zamandır tek bir insan eli değmemişti. Köyü terk etmemekte ısrar eden yaşlı bir dedeyle nine vardı. Köyün orta yerindeki bir evde kalıyorlardı.
Köye akşam üzeri varmıştık. Girişteki kayaların arasına gizlendik. Sabaha kadar orada uyuduk. Köy evleri boştu. Ama evlerin içinde kalmak tehlikeli olabilirdi. Gece çok üşüdük. Sabah erkenden uyanmıştık. Ve hemen keşfimizi yaptık. Ortam sakindi. İzin isteyip bir arkadaşla birlikte bahçeleri dolaşmaya çıktım. Hilal köyünün bu kadar sessiz olmasına hiç alışık değildim. Köy meydanında gülen oynayan çocuklar yoktu artık. İnsanların yaşamadığı bu topraklar kimin için özgürleştirilecekti? Halk olmazsa kimin için savaşacaktık? Boğazım düğümleniyordu. Gözümü yukarılara; önce göğe, sonra yavaş yavaş köyü çevreleyen yüksek kayalara çevirdim. Toprak rengindeydiler ve güneş oraya yeni yeni vuruyordu. Yanımdaki arkadaşa seslendim,
"Ben gidip biraz puş toplayacağım" dedim. "Akşamları altımıza sereriz. Çok soğuk oluyor" O da, ceviz toplayacağını söylüyordu ve orada ayrıldık. Kayalara tırmanmaya başladım. Diğer yamaçta sararmış otlar vardır diye düşünüyordum. Bunun için, önce tırmanıp, sonra yamaçtan biraz aşağıya doğru inmek zorundaydım. Henüz yamaca tam çıkmamıştım. Kayanın birine sırtını dayamış bir insanı görür gibi oldum. Biraz yaklaştım. Önce elbiseleri pek dikkatimi çekmedi, sonra gözlerim ayakkabılarına takıldı. Postal giymişti. Kireç beyazı bir yüzü vardı. Postalını;
"Heval rabe, eze henek ji we puş bibim ji xwe" dedikten sonra fark etmiştim. Daha sözlerimi tamamlamadan doğrulup, ayağa kalktı. Kalkmasıyla birlikte elini silahına uzattı. Şaşkınlığıma rağmen hızlı davranıp silahı ondan önce kaptım. Neredeyse alıyordu onu. Silaha dokunduğumda, dokunma patlayacak" diye beni korkutmak istedi. MG-3 silahıydı. Silahı kullanmasını pek bilmiyordum. Yine de ona doğrultup, "teslim ol!" diye bağırmaya başladım. Korkmadığımı anlayınca, elini yavaşça havaya kaldırdı. "Hadi düş önüme" dedim. Üzerinde köylülere ait, eski bir ceket vardı. Komando pantolon giymişti. Botları da olmasaydı köylülerden biri sanacaktım onu.
Hemen on metre aşağıda, benimle birlikte gelen arkadaş oturmuş, ceviz kırıyordu.
"Heval! Heval! Gel bir asker daha yakaladım" diye seslendim ona. Şaka yaptığımı zannediyordu. Ona en az beş defa üst üste seslendim. Sonunda başını kaldırıp, bakmaya tenezzül etti. Bir askere bakıyor, bir bana bakıyordu. Yerinden kalkıp yanımıza geldiğinde hala şaşkındı. Ne olduğunu anlamamış gibi yüzüme bakıyordu. Ona;
"Hadi acele... Hemen Şerif arkadaşa haber verin" dedim. Tam o sırada bir başka arkadaş da bizi fark etmiş ve yanımıza gelmişti. O ve ben, askerin üzerini ararken diğer arkadaş da haber vermeye gitti.
Şerif arkadaş geldiğinde soluk soluğaydı. Esiri bir kayanın üzerine oturtmuştuk.
"Üzerini aradınız mı?" diye sordu hemen. Onlar yetişene kadar biz askeri soru yağmuruna tutmuştuk. Dediğine göre, geri çekilirlerken gruptan kopmuş. Grubuna yetişmek için çantasını atmasına rağmen, yürümekte zorlanmış.
"Bizim katı kurallarımız var" dedi. "Kopup da, yetişmeyenlere ağır işkenceler yapılıyor. Korkudan gidemedim. Ne yapacağımı bilemiyordum. Araziyi de tanımıyordum"
Üç gündür oralardaymış. Onu köy girişindeki noktaya götürdük. Üç gündür açtı. Ona yediğimiz yemekten verdik. Ama ekmeğimiz yoktu. Ekmek istediğinde, "bizim adette et ekmeksiz yenir" dedik. Güldü. Bir süre daha yanımızda kaldı. Daha sonra onu esir aldığımız diğer askerin yanına gönderdik. Belli bir süre sonra da askerleri akademiye gönderdik. Orada sormuşlar;
"Kim yakaladı seni?" diye. Arkadaşlar sürekli takılıyormuş. O da, "küçücük bir bayan yakaladı" diyormuş.
"Onu nasıl öldürmedin hayret?" diye şaşkınlıklarını belirttiklerinde "cesaretim yoktu, çok küçüktü" demiş. Hakkımda söylediklerini daha sonra öğrenecektim. 14 yaşında küçük bir gerillaydım o zamanlar.

Berivan Hergule

Konu Free Kurd tarafından (04-14-2009 Saat 15:13 ) değiştirilmiştir..

NAMI=KEÇA KURDAN… TAKILDIĞI MEKAN=HEPS U ZİNDAN… DERDİ=DINYADAN GIRAN… CESARETİNİN SEBEBİ=İMAN… WELATéWİ=KURDISTAN…! ! !
Free Kurd isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks
Etiketler
ananın, bir, gerilla, kopar, küçük, parça, vurulduğunda, yüreğinden



Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cvpl Son Mesaj
Bir gerilla vurulduğunda her ananın yüreğinden bir parça kopar... Free Kurd Gerilladan yazılar ve Anilari 0 04-14-2009 15:07
Saçlarına yıldız düşmüş, kopar anne bazidli Helbest (Şiir) 0 03-29-2009 14:02
Devinim Bas Gerilla(Tek Parça) Rojava Kürtçe Tek mp3, Karma Muzikler 5 03-24-2009 19:56
Öcalan: HALKIMA RAPOR ETTİM, ÖLÜRSEM KIYAMET KOPAR ßêrîvan Görüşme Notları 1 11-08-2008 22:08
Döküleceğim parça parça Denge Jiyan Aşk ve Sevgi 0 10-17-2008 03:36


WEZ Format +2. Şuan Saat: 04:24.

Bu sitede yayinlanan program ve içerikler tamamen tanıtım amaçlı olup yayıncı yada hak sahibi isteği doğrultusunda paylasimdan kaldırılır.Lütfen info@jiyan-board.com mail adresinden bizimle irtibata geçiniz.Dosyalar alıntı olup sunucumuzda barındırılmaz.Lütfen Kullanıcı sözleşmesini tekrar gözden geçiriniz.Sitemiz dışındaki linklerden sitemiz sorumlu değildir.
Site Öz Geçmişimiz : jiyanboard.com jiyanboard.net jiyanboard.org jiyanboard.de jiyanname.de jiyan-board.com jiyan-board.org jiyan-board.net
Design By: JB-Team
Powered by JBulletin® Jiyan-Board Version
Copyright ©2007 - 2010, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.5.0 RC2
Kurd Top List Submit website

ROJACIWAN | HPG-ONLINE | CMG-TEAM | EVINDARIM.ORG | CAVEN JIYAN | BIZEKALAN.NET | KURD WEBMASTER | TAK |